Unuttuğumuz bir şeyleri hatırlamayı özlemiş olabilir miyiz?

2000’ler romantik komedilerin altın çağıydı. Hafta sonu öğleden sonraları televizyonda denk geldiğimiz, kaçıncı kez izlediğimizi saymayı bıraktığımız, replikleri ezbere bildiğimiz o filmler… Havaalanında son anda yakalanan aşklar, yağmur altında yapılan itiraflar, yanlış anlaşılmalarla dolu ama sonunda her şeyin yerine oturduğu hikâyeler. Bir anda bir şey oldu ve sanki bir daha onları uzun bir süre göremedik. Kült olmaya aday bir şeyi aramayı bırakın içimizi ısıtacak bir filme bile rastlayamadık.
Belli ki yıllar geçtikçe milenyum çağının hayatımızdan götürdüğü tek şey filtresiz, rengârenk Burger King fotoğrafları olmadı. Bir de o hafiflik gitti. Şöyle bir etrafınıza bakın: Gününüz ne kadar renksiz, ne kadar durağan, ne kadar gri geçiyor? Sabah aynı çay- kahve, aynı ekran, aynı yorgunluk. Akşam aynı koltuk, aynı kaydırma hareketi.
Güneşli günlerin kaçını Alaska Sendromu’na hapsolmuş gibi geçiriyorsunuz? Kaçınız her güne sadece iç çekerek uyanıyor. Gün içinde modunu kaybediyor. Hatta anı yaşamayı bile unutuyor. Farkında mısınız? Eğlenceli müzikler dinleyerek kulaklığımızla dans ettiğimiz günleri ne kadar geride bıraktık?

Ve belki en can yakan soru şu: Ne kadar uzun zamandır kalbinizi hızlandıracak şeylere doğru koşamıyorsunuz, çünkü sizi üzme ihtimallerini göze alamıyorsunuz? Ya olmazsa diye… Ya biterse, ya giderse diye.
Ah, bir de koşmak demişken… Birinin peşinden koşmayalı çok oldu, değil mi? Bir mesaja cevap vermek için saat hesabı yapmadan, “çok mu ilgili görünürüm” diye düşünmeden, sadece istediğimiz için birine doğru adım atmayalı. Romantik komedilerin kahramanları hep koşardı. Tren istasyonlarına, düğün salonlarına, gece yarısı kapı önlerine. Onlar birbirlerine sürekli mesaj atmazlardı, ”iyi geceler” mesajının sürekli gelse bile koşmakla aynı yeri kaplamayacağını bilirlerdi.
Eğer ”Orası Hollywood.” diye cevap verdiyseniz içinizden, kurguları insan zihni, zihniyse duygular besler diye yanıtlardım bunu.
Bunların hiçbiri çağdaşlaşma, kişisel farkındalık ya da modern topluma uyum adına kazandığımız iyi şeyler gibi görünmüyor. Evet, sınırlarımızı öğrendik. Evet, kendimizi korumayı öğrendik. Ama bu arada bir yerde hissetmenin, heyecanlanmanın, saçma sapan umut etmenin de ayıp bir şey olduğuna inanmaya başladık. Duvarlarımızı öyle sağlam ördük ki, içeride kendimizle birlikte biraz da mutluluğu hapsettik.
Eğer evde film gecesi yapmayı özlemiş bir anne-kızsanız, en yakın arkadaşınızla L koltuğun baş suç ortaklarıysanız ya da sevgilinizle battaniyenin altına girip bir şeyler izlemeyi özlediyseniz, romantik filmler sizi tekrar kucaklamaya hazır. Çünkü bu filmlerin gücü aslında hikâyelerinde değil, bize hissettirdiklerinde. Sonunu bilsek bile sonuna kadar izletmelerinde. İzlerken güldürmelerinde, bazen de hiç beklemediğimiz bir sahnede boğazımızı düğümlemelerinde.

Romantik komedi bize bir şey hatırlatır: Hayat her zaman bu kadar ağır olmak zorunda değil. Bazen iki saatliğine her şeyin yoluna gireceğine inanmak, iki saatliğine birinin sizin için şehrin öbür ucuna koşacağını hayal etmek iyi gelir. Bu kaçış değil, nefes almak.
Neyse ki bu dönemki platformlar ve yeni nesil yazarlar sağ olsun, birileri nihayet kafamızı boşaltmaya ihtiyacımız olduğunu hatırladı ve çekirdek poşetinin ağzını yeniden açtı. En yakın zamanda ”Aşk Hipotezi, Drawn Together, You + Me” gibi filmler ruhuma biraz olsun iyi geldi.
İnsan bazen kendisine yapabileceği küçük ama büyük iyilikleri unutuyor. Belki de eski olan her şeyi özlememizin sebebi bu. Bize yeni bir şey anlatmıyor; unuttuğumuz bir şeyi hatırlatıyor. Kalbimizin hâlâ pır pır edebildiğini, hâlâ bir sahnede gülümseyip bir diğerinde gözlerimizin dolabildiğini. Ve belki de film bittikten sonra, telefonu elimize alıp o cevapsız bıraktığımız mesaja cevap yazacak kadar cesaret verdiğini.
Bu hafta sonu kendinize bir iyilik yapın. Işıkları kısın, en sevdiğiniz atıştırmalıkları hazırlayın, yanınıza sevdiğiniz birini alın ya da sadece kendinizle baş başa kalın. Alaska’dan çıkıp biraz güneşe gelin. Gri bir ruhla hayatta kalmak sıkıcıdır.