Sinema ve hayat
Hayatta duygularımızı her zaman dile getiremeyiz; çoğu zaman susarız, bekleriz, uzaklara dalarız. Ne yapacağımızı bilemeyiz. Sinema, bu suskunluğu anlatmanın yollarını bizden çok daha önce keşfetmiş durumda. Duygunun dilini çözmek basit değil. Ama anlatmayı denemek her yönetmene göre biraz da başka.

Bergman sineması duyguyu saklamaz, aksine kamerayı yüzünüze o kadar yaklaştırır ki kaçacak yer kalmaz. Onun karakterleri Tanrı’nın sessizliğiyle, ölümle ve birbirleriyle hesaplaşırken izleyici de kendi iç sesiyle baş başa kalır. Bergman’da yağmur yağmasına gerek yoktur, çünkü fırtına zaten insanın içindedir. Onu izlemek, aynaya uzun süre bakmak gibi; rahatsız edici ama vazgeçilmez bir bağımlılığa dönüşür.
Gelelim, Burton’a. Duyguyu masalların içine saklar ve en derin hüznü en tuhaf karakterlere emanet eder. Edward ağlayamaz belki, ama yonttuğu buzlardan yağan kar, onun söyleyemediği her şeyi anlatır. Burton’ın dünyasında farklı olanlar her zaman yalnızdır ama asıl güzellik de tam orada saklıdır. Onun karanlığı korkutmak için değil, dışlanmış olanı sarıp sarmalamak içindir.
Scorsese’nin karakterleri duygularını öfkeyle, şiddetle ve suçlulukla taşır. New York sokakları onların vicdanının yansımasıdır; ıslak asfalt, neon ışıklar ve hiç dinmeyen huzursuz bir kaos. Scorsese’de kimse kolay kolay ağlamaz, çünkü ağlamak zayıflık sayılır, ama şehir onların yerine çürür. Onu izlerken anlarız ki bastırılan her duygu, bir gün mutlaka başka bir yerden patlar.
Coppola duyguyu ailenin, gücün ve sadakatin ağırlığı altında ezer, sonra da enkazın içinde ne kaldığına bakar. Baba‘da kapanan bir kapının ardında kalbini kaybeden bir adamı, Kıyamet‘te savaşın karanlığında kendi canavarına dönüşen insanları, Konuşma‘da başkalarını dinlerken kendi vicdanının sesini duymaya başlayan ve sonunda evini paramparça eden bir yalnızı, Dracula‘da ise yüzyıllar boyunca ölümsüzlüğü bir aşkın cezası gibi taşıyan bir ruhu izleriz. Coppola’nın karakterleri ağlamaz; ya susar, ya delirir, ya da sessizce çürür. Onun sinemasında iktidarın, savaşın ve tutkunun bedeli hep aynıdır: insanın kendi kalbi.

Sona bıraktığımsa benim favorim, Tornatore sineması. O, nostaljiyi tatlı bir hatıra olarak değil, zamanın bizden çaldıklarının acımasız bir dökümü olarak anlatır; Morricone’nin müziği ise bu yarayı sarmaz, her notada biraz daha derinleştirir. Cinema Paradiso‘da geri dönülemeyen bir çocukluğun yasını, Malèna‘da bir kasabanın güzelliği nasıl linç ettiğini, 1900 Efsanesi‘nde dünyaya inmektense gemiyle birlikte batmayı seçen bir adamın korkusunu, Herkes İyi ‘ dee çocuklarının yalanlarıyla avutulan bir babanın yalnızlığını, Son Teklif‘te ise ömrünü portrelere bakarak geçirmiş bir adamın ilk kez sevip ilk kez ihanete uğrayışını izleriz. Tornatore’de yağmur yağmaz, çünkü o bizi ağlatmak için hiçbir bahaneye ihtiyaç duymaz; acıyı olduğu gibi, çıplak ve kaçınılmaz bırakır ve bence sinemanın en cesur hali budur.