Bugün Cüneyt Uzunlar’ın Youtube’da paylaştığı “Lunapark” isimli videoda anlatılan hikayenin (https://www.youtube.com/watch?v=ITI2z0Wy4yE&t=16s) ne anlatmak istediğini, daha doğrusu bu hikayede kafamda canlanan şeyleri anlatmaya çalışacağım. Cüneyt hoca ve arkadaşı İbrahim bey sohbet eder. Daha doğrusu konuşmaya meraklı İbrahim bey heyecanlı durumda bir şeyler anlatırken Cüneyt hoca da onu dinliyormuş, anlıyormuş gibi yapar. İbrahim bey, olayı kendisi yaşamış gibi anlatır tekrar tekrar. Sanki olayı sahiplenmiş ve içselleştirmiştir. O sırada önce sis çöker. Sonrasında o sisin içerisinde bir kayık ve bir kaptan görünür. İbrahim bey şok olur. Bunun üzerine daha önceden İbrahim beyin anlattıklarını dinliyormuş gibi yapan Cüneyt hoca da meraklanır. İbrahim bey ise gördükleri kaptanın aslında biraz evvel tekrar tekrar iştahlı bir şekilde anlattığı hikayedeki 2 ana karakterden biri olduğunu ve onun yaşadığına, hâlâ kaptanlık yapmaya devam ettiğine şaşırdığını dile getirince Cüneyt hoca bu hikayeyi anlamadığını ve İbrahim beyin tekrar bu hikayeyi anlatmasını istediğini söyler. İbrahim bey başta biraz naz yapsa da içten içe hikayeyi tekrardan anlatmak istiyordur ve anlatır.

Cüneyt hoca ve arkadaşı İbrahim bey gençlik zamanlarını özenti olmak ile eleştirir. En devrimci veya en çok çatışmaya giren, acı çeken, bedel ödeyen bir önder gibi görünmek konusunda o dönemin gençleri de birbiriyle yarışa girmiştir adeta. Bu durum benim gözümde günümüzde çetenin birine üye olup kendini pazarlamaya, ön plana sokmaya çalışan, içinde bulunduğu durumdan pek haberdar olmayan veya çaresiz kalan bir çocuğun yapıp etmeye çalıştığı şeyleri canlandırdı.
İbrahim beyin ve bu hikayeyi tekrar tekrar dinledikten sonra sindirip içselleştirip bize aktaran Cüneyt hocanın anlattıkları şeyler ve anlattıkları hikaye oldukça mühim. Bu hikayede esas devrimsel nitelikte olan şey ve kahramanın ne demek olduğu bize anlatılmaktan ziyade sanki bir tiyatro oyunundaymış veya sinemadaymış gibi adeta gözler içine sokulacak şekilde gösteriliyor. Nitekim genelde tiyatro ve sinemada “Anlatmaya uğraşacağına göster.” şeklinde bir ilkenin olduğunu duymuştum. Somutluklar, pratikler, örnekler bu konuda oldukça başarılı duruyor bu hikayenin anlatımında. Hikaye zaten yoğun betimlemeler ile başlıyor. Edebiyat derslerinde Anton Chehovcu (Durum ve olayları, nesneleri, sabit olanı, hareketli olanı betimlemeye odaklanan) hikaye olarak anlatılan türde bir hikaye gibi işliyor. Diyaloglar ve benzetmeler de bu hikayenin olmazsa olmazları gibi duruyor. Öyle ki anlatılanlar dinleyicinin gözünden bir film şeridi gibi geçebiliyor. Önce sanki bir dizi izlerken ana karakterin gözünden geçmişe gitmişiz ve biraz ilerleme ve biraz atlamalar ile tekrar ana karakterin şimdiki haline ulaşmışız gibi oldu hikayeyi dinlerken. Yarım yüzyıldan daha uzun bir zamanı 4 kişinin gözünden adeta panorama gibi görebiliyoruz bu hikayede. Ben de bu metni yazarken hikayenin kendisini anlatmaktan ziyade kendimce mühim gördüğüm şeyleri anlatmaya çalışacağım. Belki mühim gördüğüm şeyleri yazarken hikayeye atıflarda da bulunabilirim.

Cüneyt hoca ve arkadaşı İbrahim beyden dinlediğimiz kaptan ve İsmail arasında geçenler bize 50-60 yıllık geçmişi kısaca anlatmakla kalmayıp bir yandan da bakış açısı sunuyor ve adeta ders niteliğinde. Bu hikayede İsmail ve kaptan, hikayenin merkezindeki kişiler. İsmail, kaptandan evvel tanıtılıyor. İsmail, devrimciliği hayatının merkezine yerleştirmiş birisi olarak karşımıza çıkıyor. Okul da, kitap okumak da devrime hizmet eden bir araç olduğu sürece anlamlıdır İsmail için. Ama İsmail, belki tam da bu idealinden ötürü insanlarla arasına bir set çekmiş ve insanlarla ilişkilerini kendisine yeterli gelecek asgari seviyede tutmuş ve insanlar ile yaptıklarına, insan ilişkilerine birtakım ön kabuller ile bakıp ona göre hareket etmiş. Ama başkalarına ön kabullerle bakmak ve bir şeyleri “kutsal dava” haline getirmek sadece İsmail ile sınırlı değilmiş hikayeden anlaşıldığı kadarıyla. Duygusal kutuplaşma o dönem gençler arasında yüksekmiş. Duygusal kutuplaşma kavramından kast ettiğim şey tarafların birbirleriyle konuşmaya, bir araya gelmeye, bir arada bulunmaya, müzakere etmeye, bir arada yaşamaya katlanamaması, “diğerleri” olarak algıladıkları grubu tehdit, düşman olarak algılayıp onlardan “kurtulmak” istemesi, kendilerini ilkesel, ahlaki olarak “diğerleri” olarak algıladıkları insanlardan üstün görüp o diğerleri olarak algıladıkları insanları ise aşağılık olarak varsaymaları, buna bağlı olarak karşı gördükleri gruplara yönelik hak ihlallerini meşru görebilmeleridir. Bu yüzden “Susma, sustukça sıra sana gelecek!” sloganları, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz.” (Bertolt Brecht) sloganları oldukça anlamlıdır. Bugün başkasına yapılan haksızlığı meşrulaştırır ve bu haksızlığı desteklersek veya buna karşı çıkmazsak yarın aynısı bizim de başımıza gelebilir. Ayrıca bu sloganlar Türkiye’de yüksek düzeydeki güvenmezliğe bir reaksiyondur. Duygusal kutuplaşma Türkiye’de 1960-1980 aralığında, 1990’ların 2. yarısında ve 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden sonra yüksek düzeylerdedir. Türkiye aynı zamanda dünyanın en sinirli 2 ülkesinden birisidir. Ayrıca güven oranının en düşük olduğu (%14) ülkelerden biridir. Ülke içerisinde ideolojik düzlemdeki sağ ve sol uç noktaları arasındaki farklar ve bunların seçimlere yansımaları duygusal kutuplaşma karşısında hafif kalmaktadır ve duygusal kutuplaşma bir bölgede ideolojik düzlemdeki sağ ve sol uç noktalar arasındaki boşluktan, farktan daha farklıdır. Belki de “Neden devrim gerçekleşmedi?” “Neden devrim potansiyeli, kuvveden fiile, gerçekliğe geçmedi?” sorularının cevaplarından biri budur. Belki 2025’in Haziran-Temmuz aylarında gerçekleşen İzmir belediye işçilerinin grevinin sosyal medyada aldığı eleştiri, hakaret, aşağılanma ve küfürlerin nedeni ve ülkede şu ana kadar genel grev gerçekleşmemesinin mühim nedenlerinden biri de budur. Özel sektör-kamu sektörü, beyaz yaka-mavi yaka, çöpçü-doktor-öğretmen, Kürt-Türk, mülteci-vatandaş, kadın-erkek, yaşlı-genç gibi ayrımların yapılması işçileri, işçi hareketlerini, genel grevi zora sokmaktadır ve işçi sınıfı kimliğini görünmez hale getirmekte, güvensizlik, duygusal, toplumsal, kültürel ve siyasal kutuplaşma da bunun tuzu, biberi olmaktadır. Yoksulluk sınırının o dönem TÜİK ve Türk İş gibi kurumlar tarafından bile aylık 82000 TL olarak hesaplandığı yerde kendilerine aylık 65000 TL ödenecek olan işçiler bunu yetersiz bulup grev yaptığında aylık 22104 TL asgari ücret alan vatandaşlar, aşağı yukarı belediyede çöpçülük yapan işçilerle aynı maaşı alan öğretmenler, Tuncelililerden rahatsız olanlar, CHP’ye oy veren vatandaşlar belediye işçilerini şımarıklıkla, ülkedeki emek piyasasının üzerinde maaş almakla, belediyeyi batırmaya, CHP’yi batırmaya çalışmakla suçlandı ve bu insanlar “Biz niye yoksulluk sınırının altında maaş alıyoruz?” demektense “Bu çöpçüler niye bu kadar yüksek maaş alıyor? Doktorla, öğretmenle çöpçünün maaşı bir olur mu?” demeyi tercih ettiler. Bu tip ayrışmalar, güvensizlik, hak ihlallerinin ve saygısızlığın, kötü şartların meşrulaştırılması, duygusal kutuplaşma aslında sermaye sınıfının işçi sınıfını güçsüz tutmak için kullandığı truva atıdır.

Her ne ise. Bunların hikaye ile bağlantısına dönelim. İsmail bir gün lunaparkta bir arkadaşı ile bilardo oynar. Onları gözüne kestiren bir genç, İsmail ile uğraşıp ona saldırır ama yere kapaklanır. Sonrasında İsmail ve arkadaşına 10 kişi saldırır. Bu 10 kişilik grup İsmail’i ve arkadaşını döndükten sonra yere kapaklanan o kişi de ıstakayı eline alıp İsmail’in gözüne saplamak sureti ile İsmail’in gözünü çıkarmayı hedefler. İsmail’in, Cüneyt hocanın ve İbrahim beyin gözünde bu grup lunaparkta alkol ve sigara içen, kadınlarla ilgili muhabbet yapan faşist vatan hainlerinden oluşan bir “lümpen tayfa”dır. Yine İsmail, Cüneyt hoca ve İbrahim beye göre “lümpen tayfa” da İsmail’i ve arkadaşını vatan haini, terörist ve tehdit unsuru olarak algılamaktadır. Yani bu örnek de dönemin duygusal kutuplaşma seviyesi ile ilgili bir şey göstermektedir.

1970’li yıllar eski nesillerin anlattığı kadarıyla “sağ-sol çatışmaları”nın arttığı, 1968 hareketlerinin devamını getirmek isteyen “68 Kuşağı”nın yaşadığı, Deniz Gezmiş, İsmail Kaypakkaya, Yusuf Aslan, Mahir Çayan gibi isimlerin kimilerince terörist, kimilerince devrimci olarak algılandığı, Atatürkçü olup olmadıklarının ve Atatürkçülüğe, devletçiliğe nasıl yaklaşılması gerektiğinin tartışıldığı, yeni anayasanın ve anayasa mahkemesinin sağladığı pozitif haklar ve güvencelerin yanında sağlamadığı, sağlamak istemediği çeşitli hak ve güvenceleri elde etmek için insanların örgütlenip çeşitli gençlik, öğrenci ve işçi hareketlerini başlattığı, bu hareketlere katılan kitlelerin arttığı, tüm bunların mevcut hükümetler, meclis ve dolayısıyla yargı tarafından, çeşitli devlet memurları ve yetkilileri, siyasetçiler tarafından kaos, yönetilemezlik krizi olarak algılandığı, bunların Türkiye’ye has bir şey olmadığı, dünyada Soğuk Savaş’ı 2. Evresine geçildiği (Brzezinski), OPEC petrol krizinin, Vietnam Savaşı’nın yaşandığı, neoliberal döneme geçişin hazırlandığı bir dönemdir.

Türkiye, dünyanın 1930’larda gündeme getirdiği “İthal İkameci Sanayileşme”, “Keynezyenizm” “Sosyal Devlet/Refah Devleti/Refah Sistemi” olarak adlandırılan modellere dünyadan 30 yıl sonra, Türkiye’de gerçekleşen 27 Mayıs 1960 tarihli darbeden sonra geçmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasına göre Türkiye Cumhuriyeti devleti laik sosyal bir hukuk devletidir. Ama bu sosyal devlet pratikte devletin aslında vatandaşın yaptığı kaçak, kayıt dışı birtakım faaliyetleri görmezden gelmesi ve vatandaşa devletin sorumluluklarını yüklerken vatandaştan vatandaşın sorumluluklarını alması ve aileci bir toplumsal yapıya neden olmasıdır. Uzun yıllar boyunca kırdan kente göçü engellemeye çalışan, bu yolda ucuz maliyete köy enstitüleri yaptıran devlet bu göçleri yeni dönemde engelleyemeyince, 2. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra İstanbul’da vatandaşın kimse fark etmeden evvel gecekondu diktiğini görünce bunları yıkmak yerine bunlara ruhsat vermiş, bunları rant meselesinin bir parçası haline getirmiştir. Vatandaşlar kamu arazilerine kaçak yapılanmaları, gecekonduları küçük bir işgal bedeli karşılığında yapsatçılar aracılığıyla dikmiş, belediyeler bunlara tapu vermiştir. Kriz dönemleri yaşandığında bu kaçak yapılanmalar ve kaçak, kayıt dışı faaliyetler devletin krizi görünmez hale getirme ve yumuşatma araçları ve rant araçları olmuştur. Türkiye’de sosyal devlet modeli pratikte bundan ibarettir. Rejim otoriterdir. Otoriterlik, otorite eksikliğinin olduğu, müesses nizamın sağlanamadığı yerlerde görülür. Otoritenin eksik olduğu ve piyasanın serbest olduğu bir yerde totaliterlik değil otoriterlik görülür. Darbeden sonra bile patrimonyalizm, otoriterlik vs. tartışılırken totaliterlik iddiası bulunmamıştır.

Solcular ve Kemalistler tarafından 1950’ler ve 1960’lar devletle ilgili olarak birtakım beklentilerin karşılanamadığı, hayal kırıklıklarının yaşandığı bir dönemdir. Devletçilik ve halkçılık ilkelerinin yeteri kadar uygulanmadığı, solcuların ve kimi Kemalistlerin kamu kurumlarında tehdit olarak algılanıp kamu kurumlarından tasfiye edildiği, sosyal hayatta “muhafazakar”, iktisadi hayatta “liberal” olan otoriter isimlerin kadroları oluşturduğu, yeterli devletleştirmelerin, kamulaştırmaların, iktisadi denetimlerin yapılmadığı ve tercih edilmediği, köy enstitülerinin kapatıldığı yıllardır. Çeşitli darbe girişimleri başarısız olmuş, 1960 darbesini gerçekleştiren kadrolardan kimileri tasfiye edilmiş, Doğan Avcıoğlu gibi isimler ordudaki Kemalist – solcu grupları hareketlendirmeye çalışmış, Mehmet Ali Aybar ve arkadaşları, parti mensuplarının yarısının işçilerden ve sendikalılardan vs. oluşmasını hedefleyen ve işçiler ile “aydınları” bir araya getirmeyi, teori ve pratiği yan yana uyum sağlayacak şekilde getirmeyi hedefleyen TİP’i kurmuş, 1965 seçimlerinde uygulanan “Milli Bakiye” sistemi ile beraber TİP aldığı yaklaşık %3 oydan ötürü 14-15 milletvekili kazanmış, bu durum Nihat Erim, İsmet İnönü gibi isimler tarafından tehdit olarak algılanmış ve Nihat Erim CHP için “Ortanın Solu” söylemini kullanmaya başlamış, bu durum hem CHP içerisinde Turan Feyzioğlu ve ekibi tarafından, hem de Süleyman Demirel gibi isimler tarafından tehdit olarak algılanmış, hatta Süleyman Demirel “Ortanın solu, Moskova’nın yolu” demiştir. Zamanla İsmet İnönü’nün önüne geçen Bülent Ecevit ise “sosyal demokrasi”, “sosyal devlet”, “demokratik sol” denilen şeyleri “Komünizmin panzehri” olarak görmüştür. Euro-communism, sol popülizm ve Norveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerindeki sosyal demokrasi ve sosyal devlet modeli Ecevit’in etkilendiği ve referans aldığı kaynaklardır. Aslında şu ana kadar anlattığım tüm süreci Cüneyt hoca “Sağcıların solcuları, solcuların solcuları, sağcıların sağcıları gırtlakladığı” bir dönem olarak adlandırmıştır. Nitekim o dönem sağ cenah içerisinde milliyetçiler, merkez-muhafazakar sağ, Türkçüler ve İslamcılar arasında birtakım gerilimler bulunmaktadır. Türkçülük ve İslamcılık kendi başlarına marjinalize edilirken Türk-İslam sentezine dayanan milliyetçi muhafazakarlık merkez sağı oluşturmuştur. Günümüzde de bu grupların arasında gerilimler olabilmektedir. Tanıl Bora’nın deyimiyle bunlar Türk sağının katı sıvı ve gaz hallerini oluşturmaktadırlar. Necmeddin Erbakan’ın marjinalize edilme sebepleri o dönemde Necmeddin Erbakan’ın TÜSİAD’a alternatif olarak Anadolulu, yerli, Müslüman iş adamlarını savunması, TÜSİAD’ı ve müesses nizamın unsurlarını masonlukla itham etmesi (Günümüzde de, 2 Savaş arası dönemde de (Yani 1. ve 2. Dünya Savaşı arası dönemde de) siyasal, toplumsal, iktisadi krizlerin kökeni olarak emek sermaye gerilimine değil Yahudilere bakılır.) şeklinde düşünülebilir. Marjinalize edilen Milli Selamet Partisi CHP ile ittifak kurmuş sonrasında da Milliyetçi Cephe (Fransa’daki Front National’e benzer)’ye “yetmez ama evetçiler” gibi “kerhen” ortak olmuştur. Sol içerisinde de Asya tipi üretim tarzı, Kemalizm, milli demokratik devrim ve sosyalist devrim, devletçilik, Kürt hareketleri gibi konular üzerinden tartışmalar ve ayrışmalar çıkmıştır. Nitekim TİP Türkiye’de Kürtlerin de yaşadığını belirttiği, MSP ise gericilik, İstiklal Marşı esnasında ayağa kalkmamak, Atatürk ilke ve inkılaplarına yönelik hakaret ve saldırgan tavırlar gibi sebepler gösterilerek Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Başarısız olan 9 Mart’tan sonra 12 Mart’ta askerin hükümete nota vermesiyle beraber tasfiyeler başlamış, sol ve birtakım Kemalistler kamu kurumlarından vs. atılmış, genel af ilan edilse de bundan “siyasi suçlular” yararlanamamıştır.

1965 seçimlerinde “Milli Bakiye” sistemine bağlı olarak nispi temsil ve demokrasi daha ön plana alındığı için bundan faydalanarak 15 milletvekili çıkaran TİP, bu sistemin TİP gibi partileri güçlendirmesinden rahatsız olan iktidarın bu seçim sistemini anında değiştirmesine bağlı olarak bir ileriki seçimde de aşağı yukarı aynı oranda oy toplamasına rağmen 2 milletvekili çıkarabilmiştir. Buraya kadar anlattığım bu süreçte “Sağcının sağcıyı, sağcının solcuyu ve solcunun solcuyu gırtlaklaması” olarak adlandırılan örneklere değindim. Cüneyt hoca “Solcunun sağcıyı gırtlakladığı” şeklinde bir ifade kullanmamış. O dönem yine eski neslin anlattıklarına göre “Solcular da sağcıları gırtlaklamış.”. Güvenlik güçleriyle çatışma, devlet yetkililerinin kaçırılması, sokaklarda ve okullarda yaşanan çatışmalarda “Sağcılar da gırtlaklanmış.” medyaya göre. İnsanların darbeye razı olacakları bir ortamın hazırlandığı da söylenir. Aslında darbeyi isteyenler TÜSİAD ve sermaye sınıfıdır. Hatta “20 yıl işçiler güldü, biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde.” demiştir Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu başkanı Halit Narin. Çünkü emeğin GSYİH içindeki payı, yani emeğin milli gelirden aldığı pay Türkiye’de 1970’lerin ortalarından itibaren oransal olarak en yüksek seviyelerine ulaşmıştır (Tarih Vakfı, Emeğin 100 Yılı, 3 Mayıs 2023, https://www.youtube.com/watch?v=IIc87IW3DKM). Ayrıca devlet eşitsiz mücadelenin sürdürüldüğü kaygan bir zemindir. Bu eşitsiz mücadelenin eşitsiz tarafları vardır. Kadın-erkek, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, emekçi-sermayedar… Bu hikayede Türkiye’de sağ ve sol arasında da eşitsizlik vardır. Her şeyden evvel iktidarda “sağ” vardır. Ayrıca memleketin çoğu anti-komünizm gibi fikirlerle yetişmiştir. Kendisinin “sağcı” olduğunu söylemeseler de “solcu” olmadıklarını söylerler. Mesele “sağı” benimsemekten ziyade “sola” karşı olmak ve solu tehdit olarak algılamaktır. Bu durumda “Solcunun sağcıyı gırtlaklaması” ifadesi pek de gerçekçi değildir. Ama bunun gerekli olmayan bir polemikten ibaret olduğu birazdan hikayenin devamında anlaşılacaktır.

Hikayenin devamında “lümpen tayfa”dan biri İsmail’i gözüne kestirip ona saldırsa da yere kapaklandıktan sonra kavga başlar ve 10 kişilik “lümpen tayfa” İsmail’e ve İsmail’in arkadaşına saldırır. Sonrasında ise ilk başta yere kapaklanan kişi eline ıstakayı alıp İsmail’in gözüne saplamak suretiyle İsmail’in gözünü çıkarmayı hedefler. İsmail ise “2 kişiye karşı 10 kişi kavga etmek çok adil. Bizi dövseniz sizi alkışlayacak olan takım elbiseliler var. Türkçülük sözleşmesini uygulayın. İstekayı gözüme saplamazsan adam değilsin.” der. Bu durum İsmail’in “lümpen tayfa” olarak adlandırdığı grubu nasıl algıladığını da gösterir. Türkiye’de “solcu” insanların, “sağcı”, “ülkücü”, “ırkçı”, “faşist” insanları nasıl algıladığını da yansıtır. Sonrasında ise olaya diğer ana karakter olan kaptan müdahil olur. Kaptan “Hepiniz benim evlatlarım gibisiniz.” der. “Lümpen tayfa” ise “Bu 2 eleman da mı senin evladın gibi?” der gibi kaptana bakınca kaptan, İsmail’i ve İsmail’in arkadaşını da evladı gibi gördüğünü onaylar. Böylelikle kaptan lunaparkta barışı ve asayişi sağlamış olur. İsmail, kaptanın yanında takılmaya, çalışmaya başlar. Bu süreçte kaptan gibi yapılı ve ensesi kavruk biri haline gelir İsmail. Eskiden ince bir fiziği varken şimdi kasları büyümüştür. Kaptanın yanında çalışarak o “lümpen tayfa”nın da saygısını kazanırken bir diğer yandan o grubun içindeki insanları da anlamaya, onları içselleştirmeye ve onlara saygı duymaya başlamıştır. “Lümpen tayfa” da İsmail ile benzer şartlar altında yaşamaktadır ve ayrıcalıkları yoktur. Medyada “Sağcının sağcıyı, solcunun solcuyu, sağcının solcuyu gırtlakladığı bir ortam” resmedilirken kaptan bu insanlara resmedilenden apayrı, resmedilenin tam tersi bir ortam sunmuş. Esas devrim, kuvveyi, potansiyeli fiile, gerçekliğe dönüştürecek olan şey aslında aynı şartlar altında yaşayan, ancak bu şartları farklı şekillerde yorumlayan insanların birbirini kabul etmesi, birbirini tanıması, birbiri ile dayanışması ile başlayacaktır. İsmail, kaptanın yanında dura dura, kaptanla çalışa çalışa insanlarla arasına koymuş olduğu mesafeyi, duvarı ortadan kaldırmıştır. Gündelik hayata, insanların toplumsal ilişkilerine, hayat pratiklerine ve mücadelelerine odaklanmıştır. Artık İsmail pratik bir insan olmuştur. Onun için insanın ve hareketliliğin, insanların toplumsal ilişkilerinin olduğu her yer güzeldir. İsmail hep bunları görmek isteyen biri haline gelmiştir. Bu süreçte İsmail, okulu asmıştır. Annesi bu konuda endişeliyken babası İsmail ile gurur duymuştur ve İsmail’in hayat okulunda hayatı öğrenmek için bir şeyler yapmasından, dışarıdaki reel hayatı görmesinden, insanlara açılmasından ötürü mutlu ve memnundur.

Bir gün kaptan “Bu kadarı yeterli, herkes kendi yoluna, bitti, finito, son, the end.” demiştir. İsmail bunu başta anlayamasa da anlamak zorunda kalmıştır. Mesele anlamak, öğrenmek veya bilmek de değildir. Mesele anladığı, öğrendiği, bildiği şey ile ne yapacağını anlayamamış, öğrenememiş, bilememiş olmaktır. Kaptan, İsmail’in okula devam etmesini istemiştir. İsmail istemeye istemeye hocalarla görüşüp devamsızlık sorununu halletmiş ve okuluna devam etmeye başlamıştır. İnsanlarla iletişimini, okulu, okumayı devrimci ilkelere uygun olacak kadar minimum seviyede tutmak İsmail’in sorun olarak algılamadığı bir şeydir zaten. Ancak bu süreçte hem İsmail hem de kaptan günden güne erimekte, zayıflamakta ve mutsuzlaşmaktadır. Kaptan dışarıda her gün kendi kendine kavga etmektedir. İsmail de buhrana uğramıştır. Anladığı şey ile ne yapacağını bilememe hali İsmail’in hayata olan bağını gevşetmeye başlamıştır. Çünkü İsmail eskisi gibi kaptanla beraber yeni insanlarla tanışmaya, yeni hayat pratikleri öğrenmeye, iletişim kurmaya devam edememektedir. İsmail her gün kaptanın dışarıda kendi kendine kavga etmesini izlemektedir ama kaptan da İsmail’in onu gizli gizli izlediğini bilmektedir. Bir gün kaptan İsmail’e bir takvim yaprağı vermiştir. Üzerinde 12 Eylül 1980 yazmaktadır. Kaptan o gün bir şey olacağını önceden düşünmüştür. İsmail 12 Eylül 1980 tarihi geldiğinde dışarı çıkmıştır. Günlerden Cuma olmasına rağmen dışarıda bir yerlere yetişme telaşı içerisindeki öğrenciler ve işçiler yoktur. Dışarıda halk, hareketlilik, insan ilişkileri, pratikleri yoktur. Sadece hayvanlar vardır. Sanki modern dönemden ilkel döneme veya insanların topluca yok olduğu bir döneme geçilmiş gibidir. İsmail buna anlam vermeye çalışmıştır. Sonrasında ise sokaktaki askerler “Hadi, evine yol al.” demiştir. İsmail o zaman durumu anlamıştır. Ülkede darbe olmuştur. Ama bu durumu anlayan İsmail, bununla da ne yapacağını bilememiş ve üzülmüştür. Sonrasında lunapark çevresinde insanların toplandığını gören İsmail, insanların konuşmalarını duymuştur. Birinin orada ölü olarak durduğunu, cihazın ise çalışmaya devam ettiğini, cihazın nasıl durdurulacağının ve insanın oradan nasıl çıkarılacağının tartışıldığını duymuştur. Baktığında gözlerine inanamayan İsmail oradaki kişinin bileklerini keserek intihar ettiğini anlamıştır. Derken arkasından bir kişi İsmail’i tutmuştur. Bu kişi kaptan gibi hissettirmiştir İsmail’e. Ama bu kişi lunaparkta İsmail’in gözüne ıstakayı saplamak üzere olan kişidir. Bu kişi İsmail’i bağrına basıp İsmail’e “Bir şey yok.” demiş, İsmail’i teselli etmiş ve sakinleştirmiştir. Bu kişinin kaptan olma ihtimalinin olmamasının nedeni ise orada bilekleri kesili biçimde ölü duran kişinin kaptan olmasıymış. İsmail’i şok eden şey de bu olmuştur. Ama hikayeyi yanlış anlamadıysam kaptan ölmemiştir. 2020’ye kadar kaptan yaşamıştır. Demek ki İbrahim beyin Cüneyt hocaya hikayeyi anlatırken o sisin içerisinde kaptanı gördükten sonra “Demek yaşıyor he.” deyip hayretler içinde kalma nedeni de budur. 2020’ye kadar kaptan ve İsmail beraber çalışmaya, gezmeye, insanlarla tanışmaya devam etmiş, 2020’de kaptan 98 yaşında vefat etmiştir. İsmail ise kaptan öldükten sonra kaptan ölmeden önce beraber yaptıkları şeyleri kaptan olmadan yapmaya devam etmiştir.

Hikaye burada bitti. Bize ders çıkarmak kaldı. Kaptan Cüneyt hocaya da hiç var olmayan bir karakter gibi gelse de kaptanın varlığını soruşturduktan sonra böyle bir kişinin olduğunu öğrenmiş. Ben de böyle bir kahramanın olabileceğine inanmamıştım. Çok kurgusal karakter gibi duruyor. Cüneyt hoca böyle bir kişinin yaşadığını söylediği halde böyle bir kişinin yaşadığına inanamıyorum hâlâ. Kaptan ve İsmail hayatın içinden olmalarıyla, inisiyatif almalarıyla, sürekli öğrenme çabalarıyla, hayattaki mücadeleleriyle, insanlarla kurdukları ilişkilerle, insanlardan, ilişkilerden, pratiklerden kaçmamalarıyla, nezaketleriyle, cana yakınlıklarıyla, kişisel gelişimleriyle beraber saygıyı hak eden gerçek anlamda kahramanlardır bana göre. Hikayede özellikle İsmail’in karakter gelişimi, dönüşümü, kaptanın medyada anlatılan gırtlaklama mevzusunun aksine insanlara güven aşılaması ve dayanışmayı, birlik ve beraberliği sağlaması, dayanışmanın olduğu bir ortam sunması ve insanlara mücadeleye devam etmeleri, hayata tutunmaları için bir umut bırakması, kendisiyle beraber insanları insanlardan yalıtılmış bir fanustan, konfor alanından çıkarması, farklı ideallere, düşüncelere sahip olan insanların birbirine güvenmesini ve birbiriyle dayanışmasını, hepsinin aslında benzer şartlar altında yaşadığını fark etmelerini sağlaması devrimsel nitelikte olan şeydir. Devrim 3-5 tane aynı düşünce içerisinde olan kişilerin yankı odasından çıkmaması, başka insanlarla iletişim kurmaması, başka insanlara üst perdeden bakması ile gerçekleşmez. İnsanların kendi ön kabullerini, ön yargılarını, doğru olduğuna inandıkları şeyleri en azından bir kenara bırakıp konfor alanlarından çıkarak başka insanlarla iletişim kurabilmesi, dayanışma sağlayabilmesi, fikir alışverişi yapabilmesi, hiç kimsenin hakkının ihlal edilmemesini savunması ve bu yolda bir araya gelip, örgütlenip, organize olup hareket etmesi, pes etmemesi, konuşmaktan, ilişkiden, eylemden, pratikten kaçınmaması, birbiriyle benzer şartlar altında yaşayan insanların bunu fark etmesi, “Susma, sustukça sıra sana gelecek.”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz.” demesi, farklılıklar içindeki benzerliklerin, özel içindeki genelin hep beraber ortak bir şekilde fark edilmesi esas devrimi getirecek, kuvveyi, potansiyeli fiile, gerçekliğe dönüştürecek olan adımdır.

Bitti, finito, son, the end.

