
TANRI’NIN SESSİZLİĞİNDE YENİDEN YARATILIŞ: SUNİ RAHİMLER, GENETİK MÜDAHALE VE METAFİZİK LOGOS
İnsan, var olduğu günden bu yana evrenin sırlarını çözmeye çalışırken aslında kendi yaratılışının kapılarını aralamaktadır. Önce ateşi denetim altına almış, ardından atomun çekirdeğine ulaşmış, şimdi ise yaşamın en mahrem alanına, henüz doğmamış bir insanın genetik yazgısına dokunmaya başlamıştır. Peki, insanın kendi biyolojik geleceğini tasarlaması bilimsel bir zafer midir, yoksa varoluşun kadim düzenine yöneltilmiş metafizik bir meydan okuma mı?
Antik Yunan düşüncesinde logos, evrene anlam, düzen ve akıl kazandıran ilke olarak karşımıza çıkar. Herakleitos için değişimin ardındaki evrensel düzeni, Stoacılar içinse kozmosun akılsal bütünlüğünü ifade eder. Bugün genetik mühendisliğinin ve yapay rahim araştırmalarının ulaştığı eşikte aynı soru yeniden yükselmektedir: İnsan, evrenin logosunu keşfetmekte midir, yoksa onun yerine kendi iradesini mi koymaktadır?
Doğa, milyarlarca yıllık evrimsel süreç boyunca canlılığın biyolojik çeşitliliğini meydana getirmiştir. Genetik mutasyonlar, doğal seçilim ve çevresel koşullar, yaşamın bugünkü karmaşık yapısına katkıda bulunmuştur. İnsan ise artık yalnızca bu süreçleri gözlemlemekle yetinmemekte; DNA üzerinde değişiklik yapabilen teknolojiler geliştirerek yaşamın biyolojik koşullarını dönüştürmeye çalışmaktadır.
CRISPR gibi gen düzenleme teknikleri, kalıtsal hastalıkların tedavisi açısından önemli imkânlar sunmaktadır. Yapay rahim teknolojileri ise özellikle ileri derecede erken doğan bebeklerin yaşamını destekleyebilmek amacıyla araştırılmaktadır. Bununla birlikte, insanın döllenmeden doğuma kadar bütünüyle yapay bir rahimde geliştirilmesi henüz yerleşik bir klinik uygulama değildir. Genetik olarak değiştirilmiş embriyoların doğuma kadar geliştirilmesi de ciddi bilimsel, hukuki ve etik sınırlamalarla karşı karşıyadır.
Fakat bilimin henüz gerçekleştiremediği bir ihtimal bile felsefenin sorgulama alanına girebilir.
Bir gün insan, yapay bir rahimde gelişecek çocuğunun genetik özelliklerini seçebilecek olursa ne olacaktır? Hastalıkları önlemek amacıyla başlayan müdahaleler, zekânın, fiziksel görünümün, dayanıklılığın veya kişilikle ilişkili biyolojik eğilimlerin seçilmesine kadar uzanabilecek midir?
Daha önemlisi, dünyaya gelecek insanın kendisi için önceden verilmiş bu kararlara rızası nasıl mümkün olacaktır?
Burada etik düşüncenin temel ayrımlarından biri belirir: Bir insanın acısını azaltmak için biyolojik müdahalede bulunmakla, onu başkalarının ideallerine uygun biçimde tasarlamak aynı şey değildir.
Immanuel Kant’ın insanı yalnızca bir araç değil, kendi başına bir amaç olarak gören ahlak anlayışı, bu tartışmaya güçlü bir felsefi dayanak sunmaktadır. Henüz doğmamış bir insanın genetik özelliklerini ebeveynlerin, şirketlerin veya devletlerin beklentilerine göre belirlemek, onun gelecekteki özerkliğini tehlikeye atabilir.
Çünkü insan, yalnızca biyolojik özelliklerinden oluşan bir varlık değildir. O, deneyimlerinin, ilişkilerinin, seçimlerinin ve kendi anlam arayışının da ürünüdür.
Genetik müdahalenin bir başka boyutu ise toplumsal adalettir.
Eğer gelecekte gelişmiş genetik teknolojilere yalnızca ekonomik ayrıcalıklara sahip insanlar ulaşabilirse, toplumlar biyolojik avantajların da kuşaktan kuşağa aktarıldığı yeni eşitsizliklerle karşılaşabilir. Böyle bir dünyada sınıfsal ayrımlar yalnızca servet, eğitim ve toplumsal konum üzerinden değil, biyolojik müdahalelere erişim üzerinden de derinleşebilir.
İnsanlık, yoksullukla zenginlik arasındaki uçurumu kapatmaya çalışırken bu kez doğal doğanlarla genetik olarak tasarlanmış bireyler arasında yeni bir ayrım yaratma tehlikesiyle yüzleşebilir.
Peki, bütün bu gelişmeler metafizik açıdan ne anlama gelmektedir?
Teolojik düşüncede yaratılış, yalnızca maddi bir oluşum değil, aynı zamanda varlığın anlamına ilişkin bir meseledir. Bilim, bir canlının nasıl geliştiğini açıklayabilir; fakat yaşamın neden değerli olduğu, insan onurunun hangi temele dayandığı ve varoluşun nihai bir amacı bulunup bulunmadığı soruları felsefenin ve metafiziğin alanında kalır.
Bir embriyonun genetik dizilimini değiştirmek, yaşamın bütün anlamını çözmek değildir. Nasıl ki bir müzik eserinin notalarını bilmek onun insanda uyandırdığı bütün duyguları açıklamıyorsa, DNA’nın yapısını anlamak da insanın varoluşsal derinliğini tek başına açıklayamaz.
Belki de asıl yanılgımız, doğanın işleyişine müdahale edebilme gücümüzü onun bütün anlamına hâkim olmakla karıştırmamızdır.
Metafizik logos açısından bakıldığında insan aklı da doğanın dışında değildir. İnsanın bilimsel keşifleri, evrensel düzenin içinden doğan aklın kendi kaynaklarını araştırması olarak yorumlanabilir. Bu nedenle teknoloji geliştirmek zorunlu olarak yaratılışa karşı gelmek anlamına gelmez. Ancak teknik bakımdan mümkün olan her müdahalenin ahlaken doğru olduğunu da göstermez.
Bilim bize neyi yapabileceğimizi söylerken etik, neyi yapmamız gerektiğini sorgular. Metafizik ise bütün bunların varoluş içindeki anlamını araştırır.
İşte insanlığın geleceğini belirleyecek olan, bu üç alan arasındaki dengenin korunup korunamayacağıdır.
Bir gün yapay rahimlerde büyüyen, kalıtsal hastalıklardan arındırılmış çocukların dünyaya geldiğini düşünelim. Onları bekleyen dünya daha adil, daha merhametli ve daha yaşanabilir değilse, genetik açıdan sağlıklı olmaları insanlığın ahlaki başarısı için yeterli olacak mıdır?
Savaşların, açlığın, ayrımcılığın ve sevgisizliğin sürdüğü bir dünyada kusursuz bedenler üretme düşüncesi, insanın kendi toplumsal kusurlarını görmezden gelmesinin yeni bir biçimine dönüşebilir.
Çünkü insanlığın en büyük sorunu yalnızca hastalıklar, yaşlanma veya biyolojik sınırlılıklar değildir. Gücü elde ettiğinde onu hangi amaçla kullanacağı da en az bunlar kadar önemlidir.
Belki geleceğin laboratuvarlarında yaşamın biyolojik başlangıcı yeniden biçimlendirilecek. Belki anne rahminin sağladığı bazı koşullar teknolojik sistemlerle taklit edilecek. Belki kalıtsal hastalıkların bir bölümü henüz doğum gerçekleşmeden önlenebilecek.
Fakat bütün bu ihtimallerin ortasında değişmeden kalması gereken bir hakikat vardır:
İnsan, tasarlanabilecek bir biyolojik organizma olmasının ötesinde, kendine özgü değeri bulunan bir varlıktır.
Bir çocuğun genetik yapısı üzerinde söz sahibi olmak, onun kaderinin, düşüncelerinin, sevgisinin ve gelecekteki seçimlerinin sahibi olmak anlamına gelmez.
Ve belki de metafizik logosun bize hatırlattığı en önemli sınır burada belirir: Evrenin yasalarını anlamak, varlığın mutlak hâkimi olduğumuz anlamına gelmez.
İnsan bir gün yaşamın başlangıcına müdahale edebilecek kadar güçlenebilir. Ancak bu gücün büyüklüğü, onun vicdanının da aynı ölçüde geliştiğini kanıtlamaz.
Sonunda asıl soru, insanın yeni bir yaşamı hangi teknolojilerle başlatabileceği değil, o yaşama nasıl bir dünya bırakacağıdır.
Çünkü yaşamı başlatmak bilimsel bir başarı olabilir; fakat o yaşamın onurunu korumak, insanlığın ahlaki sorumluluğudur.
Ve belki de yaratılışın en derin sırrı, yaşamı yeniden tasarlayabilmekte değil, ona hükmetme arzusuna rağmen yaşamın değerine saygı gösterebilmekte saklıdır.
Yeşim Şahin Yaman