Merhaba, bugünkü yazımızda vitaminlere giriş yapacağız ve 2 farklı vitamine yakından bakacağız.
Vitaminler, vücudumuzun az miktarda gereksinim duyduğu, ancak normal sağlığın ve metabolik bütünlüğün korunması açısından büyük önem taşıyan mikro besin ögeleridir. Vücudumuzda pek çok farklı görevi bulunur. Örneğin bazı vitaminler antioksidan savunma sisteminin bir bileşeni olarak görev yaparken, bazıları koenzim olarak işlev görür veya genetik düzenlemede rol oynar. Bazı vitaminler kendilerine özgü fizyolojik işlevler de üstlenir. Örneğin A vitamini görme fonksiyonunda, askorbat çeşitli hidroksilasyon reaksiyonlarında ve K vitamini karboksilasyon reaksiyonlarında görev alır. Vitaminler yağda(A,D,E,K) ve suda (B,C) çözünenler olarak ikiye ayrılır.
A vitamini
A vitamini; ışığa göre görmenin adaptasyonu, epitel dokuların devamlılığı, üreme, büyüme, antioksidan savunma, hücre çoğalması ve farklılaşması gibi vücutta çok çeşitli işlevlerde rol oynar. Hayvansal dokularda retinoidler ve bitkisel dokularda karotenoidler olarak bulunur. Hem retinoidler hem karotenoidler A vitamini aktivitesi taşımaktadır. Retinoidler biyolojik olarak aktif A vitamini formuyken, karotenoidler A vitaminine dönüşme yeteneği olan form olarak düşünülebilir.
Peki A vitamini Herkesin Bildiği Görmedeki Fonksiyonunu Nasıl Gerçekleştirir?
Gözlerimizi açtığımız her an çevremizdeki dünyayı zahmetsizce görürüz. Ancak bu basit görünen olayın ardında karmaşık bir biyolojik gerçek yatmaktadır.
Gözümüzün en arkasında, retina (ağ tabaka) adını verdiğimiz ışığa duyarlı özel bir katman bulunur. Burada A vitamininin bir formu olan 11-cis retinal, opsin adındaki bir proteinle birleşerek rodopsini oluşturur. Işık rodopsin proteini ile algılanır.
(11-cis retinal+ opsin: rodopsin gibi düşünebilirsiniz.)
Rodopsin ışıkla karşılaştığında yapısındaki A vitamininin(11-cis retinal) şekli değişir ve rodopsinden ayrılır. Bu durum, hücre içerisinde bir dizi reaksiyonu başlatır. Hücre zarındaki bazı iyon kanalları kapanır ve hücrenin içindeki elektrik yükü değişir. Böylece ışık, sinir sisteminin işleyebileceği bir elektriksel sinyale dönüştürülmüş olur. Oluşan bu sinyal, görme sinirleri aracılığıyla beynin görme merkezine, yani oksipital kortekse, iletilir. Beyin bu sinyalleri işler ve anlamlandırır. Böylece dış dünyayı görürüz.
Ve elbette ışıkla şekli değişen A vitamini molekülü yeniden dönüştürülür ve görme döngüsünün devamlılığı sağlanır. Tüm bunlar o kadar kısa süreler içerisinde gerçekleşir ki biz, perde arkasında gerçekleşenleri hissetmeyiz bile.
İşte bu nedenle vücudumuzda yeterli miktarda A vitamini bulunmadığında görme fonksiyonları etkilenebilir. Özellikle karanlıkta veya loş ışıkta görme güçlüğü ortaya çıkabilir ve bu durum ilerlediğinde gece körlüğü gelişebilir.
Aşağıda, görme ile ilgili gerçekleşen bu olayları basit düzeyde anlatan görseli inceleyebilirsiniz. (Görsel Gemini Notebook tarafından oluşturulmuştur.)

A vitamini Kaynakları
A vitamini; karaciğer, yumurta ve tereyağı gibi hayvansal kaynaklar ile havuç, yeşil yapraklı sebzeler, kayısı, domates ve portakal gibi yeşil-sarı-kırmızı sebze ve meyvelerde bulunur.
Uyarı! Karaciğer A vitamini açısından zengin bir kaynaktır. Ancak gebelikte veya gebelik planlayan kadınlarda yüksek düzeyde A vitamini alımı, fetüste teratojenik etkilere (doğum kusurları) yol açabileceğinden aşırı karaciğer tüketimi ve retinoid takviyesi kullanımından kaçınılmalıdır. Ayrıca karaciğer ağır metal ve çevresel toksin yükü açısından dikkat edilmesi gereken bir besindir.
Eksikliğinde Meydana Gelen Sağlık Sorunları
A vitamini eksikliğinde gece körlüğü, makular dejenerasyon, epitel dokularda (deri, ağız boşluğu ve gastrointestinal kanal gibi) keratinizasyon, göz kuruluğu, ağız kuruluğu ve çatlakları, deride pullanma ve sertleşme, büyüme geriliği ve üreme fonksiyonlarıyla ilgili problemler görülebilir. Elbette tüm bu klinik bulgular yalnızca A vitamini eksikliğine atfedilmemelidir. Diğer besin ögelerinin yeterli alımı da sorgulanmalı ve bireyin genel durumu birlikte değerlendirilmelidir.
D vitamini
D vitamini esas olarak güneş ışınları sayesinde deride sentezlenir. Diyet kaynakları ise oldukça sınırlıdır ve D vitamini ihtiyacının yalnızca %10 gibi küçük bir kısmına karşılık gelir. D vitamini içeren besinler arasında yağlı balıklar, karaciğer, yumurta ve tereyağı sayılabilir.
D vitamininin başlıca iki formu D₂ (ergokalsiferol) ve D₃ (kolekalsiferol)’ dür. Maya ve mantarlarda ergosterolden D2 formu sentezlenirken, insanlarda 7-dehidrokolesterolden D3 formu sentezlenir.
D Vitamini Sentezi Nasıl Gerçekleşir?
Güneş ışınlarının etkisiyle deride D₃ oluşur. Ancak oluşan bu molekül, vücudun doğrudan kullanacağı aktif form değildir. Öncelikle karaciğerde, ardından böbrekte gerçekleşen dönüşümler sonucunda D vitamininin biyolojik olarak aktif formu olan kalsitriol oluşur. Bu dönüşümü daha ayrıntılı görmek isterseniz aşağıdaki görseli inceleyebilirsiniz: (Görsel Gemini Notebook tarafından oluşturulmuştur.)

Özellikle böbreklerin D vitamininin aktif forma dönüştürülmesindeki rolü önemlidir. Bu nedenle kronik böbrek yetmezliği olan bireylerde D vitamininin aktifleşmesinde bozukluk görülebilir. Ve bu sebeple hastalarda osteoporoz, osteomalazi, kemik ağrıları ve kemiklerde kırık riski bulunmaktadır.
Kandaki kalsiyum düzeyi düştüğünde, paratiroid bezlerinden parathormon (PTH) salgılanır. PTH, böbreklerde D vitamininin aktif forma dönüşümünü destekler. Oluşan aktif D vitamini ise özellikle bağırsaklarda kalsiyum emilimini artırır. Aynı zamanda böbreklerde kalsiyumun geri emilimine ve kemik-kalsiyum dengesinin düzenlenmesine katkıda bulunur.
Tüm bu süreçlerin sonucunda kandaki kalsiyum düzeyinin normal aralıkta tutulması sağlanır. Böylece D vitamini ve PTH, birlikte çalışarak kalsiyum homeostazının korunmasına yardımcı olur.
Bunun yanı sıra D vitamini; hücrelerin farklılaşması, çoğalması ve programlı hücre ölümü (apoptoz) gibi çeşitli hücresel süreçlerde de rol oynar. Bağışıklık sistemi ve bazı hormonlarla(insülin, PTH, tiroid hormonu) ilişkili süreçlerde de görevleri olduğu bilinmektedir. D vitamininin sedef hastalığı gibi bazı durumlarla ilişkisi de araştırılmıştır. Benzer şekilde D vitamini yetersizliği; inflamasyon, bazı kanser türleri, insülin direnci ve obezite gibi çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir. Ancak bu ilişkiler, D vitamininin bu hastalıkların doğrudan nedeni veya tedavisi olduğu anlamına gelmez.
D vitamini Eksikliğinde Görülen Sağlık Problemleri
D vitamini eksikliğinin en belirgin sonuçlarından biri kemik sağlığının olumsuz etkilenmesidir.
Rikets, D vitamini eksikliğinde çocuklarda görülen ve kemiklerin yeterince mineralize olamamasıyla karakterize bir hastalıktır. Bunun sonucunda bacaklarda eğrilik (O-bacak), dizlerde içe doğru bükülme, kafatasında yumuşama, göğüs kafesinde şekil bozuklukları ve pelvis kemiklerinde deformasyonlar görülebilir.
Osteomalazi ise yetişkinlerde kemiklerin yeterince mineralize olamaması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Özellikle gebelik döneminde kalsiyum ihtiyacının artması nedeniyle D vitamini ve kalsiyum yetersizliği bulunan bireylerde risk artabilir. Yaşlı bireylerde ise güneş ışığına maruziyetin azalması ve yaşla birlikte derinin D vitamini sentezleme kapasitesinin azalması, D vitamini yetersizliği açısından önem taşır.
Bir diğer durum ise kemik erimesi olarak bilinen osteoporozdur. D vitamini eksikliğinde düşen kan kalsiyumunu dengelemek için sekonder hiperparatiroidizmin (artan PTH düzeyi) gelişir. Bu, osteoklastik kemik yıkımını uyarır ve kemik döngüsü hızlanır. Bu süreç kemikte incelmeye, gözenekli yapıya ve toplam kemik kütlesi ile mineral yoğunluğunun kaybolmasına neden olur.
D vitamini aynı zamanda kemiklerin yeniden yapılanması (remodelling) sürecinde de rol oynar. D vitamini yetersiz olduğunda bağırsaklardan yeterli kalsiyum emilimi gerçekleşemezse, kandaki kalsiyum düzeyini korumak amacıyla PTH düzeyi artabilir. PTH’nin uzun süre yüksek seyretmesi, kemiklerden kana kalsiyum geçişinin artmasına ve zamanla kemik mineral yoğunluğunun azalmasına katkıda bulunabilir. Bu durum kemiklerin zayıflamasına ve kırık riskinin artmasına neden olabilir.
Bebekler, gebe ve emzirenler, yaşlılar, koyu tenli bireyler, yüksek enlemlerde yaşayanlar veya kapalı giyim tarzı olanlar, obez bireyler, kronik karaciğer ve böbrek hastaları da risk altındaki bireylerdir.
Sonuç olarak
Vitaminler, vücudumuzun sağlıklı bir şekilde çalışabilmesi için gerekli olan mikro besin ögeleridir. Ancak burada önemli olan daha fazla vitamin almak değil, vücudun gereksinimi kadarını karşılamaktır. Herhangi bir vitaminin eksikliği sağlık sorunlarına yol açabileceği gibi, gereksinimin üzerinde ve özellikle bilinçsiz şekilde takviye kullanılması da toksik etki göstererek sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle vitamin takviyeleri, ihtiyaç ve bireysel durum değerlendirilmeden rutin olarak kullanılmamalıdır. Çeşitli ve dengeli bir beslenme düzeni oluşturmak, vitaminleri tek tek takviyelerden aramak yerine sağlıklı beslenmenin bütününü önemsemek en doğru yaklaşımdır.
Sağlıkla, huzurla ve şifayla kalın!
