
Uzun süredir başka bir ülkenin yabancısıydım. O yüzden buralara uğramak biraz zaman aldı. Gittiğim yerde misafirliğimin çok sıcak geçtiğini söyleyebilirim. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Avrupa’da birçok ülkede bulundum ancak ilk kez bir yerde bu kadar uzun süre kalmayı deneyimledim. Buna cesaretim olup olmadığını anlamak uzun zamanımı aldı. Ve işte şimdi o altı haftanın sonunda geriye dönüp baktığımda boş bir cüzdan, dolu bir galeri hafızası ve kalbimde yeni insanlar görüyorum.
Her şey sahile yakın asansörü bozuk küçük daireme yerleşmemle başladı. Kırmızı bavulum ve benim için biraz zor bir yolculuk da olsa arkadaşlarım sayesinde ilk günden evimi tanımaya başladım. Sayısız mailler sonucu beni staj deneyimine kabul eden ofisim bu dünyada mimarlığın başka bir yönü olabileceğini de öğretti. Bana hiçbir zaman çalışanları gibi davranmadılar, onlar için her zaman akıl danışabilecek düzeyde gördükleri ve insan yerine koydukları bir stajyerdim.
Aslına bakarsanız Türkiye’de uzun zamandır böyle bir şey yaşamamıştım. Patron hiyerarşisi, düşük maaşlar, zamansız ve sonsuz mesailer sonrası tekrar bir hayatım olduğunu bana hatırlatan ekibime minnettarım. Saat beşi biraz geçirdiğimde ‘’git özel hayatınla ilgilen yarın dokuzda her şey kaldığı yerden devam eder’’ diyebilen bir Ceo’nun sizin hayatınıza duyduğu saygının sizin ruhunuzda ne kadar şey değiştirebildiğini cidden yaşayana kadar anlayamıyormuşsunuz.

Onların bu kalpten yaklaşımları ve her zaman bir şey öğretmek için zaman yaratmaya istekli olmaları beni de bu mesleğe ve onlara yaklaştırdı. Çünkü bu muameleyi gördükçe onlar için daha işe yarar olmak istedim. Ekibin gerçekten bir parçası olduğumu hissettiğim için daha çok öğrenmek ve dokunmak istedim. Dinlenebildiğimi gördüm ve bu şu anki beni ulaşabileceğim en huzurlu noktalardan birine ulaştırdı. Artık nerede ne yapabileceğimi biliyorum. Ah, belki başka önemli bir nokta daha olabilir: ofiste terlikle dolaşmak.
Biliyorum, siz de ‘’ne alaka’’ diyeceksiniz ama burada hava koşullarından ve gün boyu ayak sağlıklarını düşündüklerinden ofislerin içinde terliklerle veya ugglarla dolaşıyorlar. Eh, sanırım daha evde hissedemezdim.

Tüm bu süreçte sadece işten bahsetmek olmaz. Arkadaşlarımla birlikte olduğum anılar, tekrar sokaklardaki konserleri bulup güvenle takılabildiğim geceler ve sahilde uzanıp yıldızları izlediğim geceler… Bir kere başlarsam çenemi nasıl kapatacağımı unutabilirim diye korkuyorum. Bugün son kez favori yerimde, ışıklı sokağımı izliyorum.
Gülümseyen çocuklar görüyorum, korkunç tatlılar yiyorum ve çok geç saatlere kadar çalışıyorum. Ah tabi bir de kuzey buz denizine giriyorum. (sadece iki kere). Ama bu sefer tüm bunları kendim için yapıyorum. Sanırım en büyük mesele şu anda tam karşımda duran o kocaman panoda yazdığı gibi: ‘’The times we had.’’
Bir gün Estonya’ya yolunuz düşerse burada çok yeni kazanılmış bir hayata sahip çıkabilen bir halkı bulacaksınız. Hafif komünizm etkileri taşıyan ama kendi kurgusal dilleri yankılanan sokaklarında yürüyeceksiniz. Maalesef korkunç tatlılar yiyeceksiniz. Ücretsiz ulaşım hatlarında camdan dışarıyı izlerken hemencecik şehri ezberleyeceksiniz. Gülümseyeceksiniz çünkü aceleniz olmayacak. Ve yeterince cesaretiniz olursa kuzey buz denizine atlayacaksınız. Şimdilik bu kadar, dönmek güzel…

Bir yanıt yazın