Bu başlık biraz indirgemeci ve basit gibi dursa da hem tarihin, hem de hayatın insanlar için işleyişinin çarpıcı ve vurucu bir özeti gibi geliyor bana. Başlıkta geçen bu ifadeyi Sopranos dizisindeki Antonio Soprano’dan aldım. Antonio Soprano, Sopranos dizisinin 3. veya 4. sezonunda işlerin iyi gitmediği bir zamanda devlet tarafından gizlice izlemeye ve dinlemeye alınırken söylemiştir. Bir mafya ailesinin lideri olarak kendi altındaki yönetici ekibi toplayıp onları bir güzel azarlamıştır. Bunun nedeni ise yukarıya aktarılan parada yaşanan azalma ve sorunların ucunun, en azından belli bir kısmının Antonio Soprano ve amcası Junior Soprano’ya dokunmasıdır. Peki kriz nedir? Kriz görecelidir. Bir işçi için kriz olan şey bir patron için genelde kriz değildir. Hatta kimi zaman fırsattır. Krizi fırsata çevirme deyimi bundan dolayı vardır. Fırsatlar krizle beraberdir. Kriz kavramı, Antik Yunan’da bir hastalığın dönüm noktası olarak tanımlanmış ve iyiye mi yoksa kötüye mi gideceğini ifade edebilmek için kullanılan bir kavramdır. Ama genelde krizler, işçiler için gündelikleşmiş kronik bir sorun olarak bulunurken patronları için fırsat olabilmiştir.

Yukarıdaki şekilden de anlaşıldığı üzere krizler yaşandığında en kalabalık kitle olan işçi sınıfı büyük daire ile gösterilmiş ve en az sayıda insandan oluşan sermaye sınıfı da küçük daire ile gösterilmiştir. Soldan sağa ve yukarıdan aşağı doğru çizilen kriz doğrusu ise işçi sınıfını ortadan keserken sermaye sınıfına temas bile etmemekte, hatta sermaye sınıfından uzaklaşmaktadır.

Hadi şimdi diziye geri dönelim. Antonio Soprano için kriz neydi o an? Amcası Junior bir mafya babası olarak hakim karşısına çıkıp yargılanıyordu ve hapse girme ihtimali vardı. Ayrıca o dönem ülke ekonomisi istikrarlı ve iyi değildi. Ama nüfuzu artıran para o zamanlarda yukarıya akmıyordu. Hem “aile”nin üst kademesinden biri ceza alacaktı. Hem devlet bu aileye gözlerini dikmişti. Hem de yukarıya bu olayı engelleyecek ve yukarının refahını artıracak para akmıyordu. İşte bu durum Antonio Soprano için bardağı taşıran damlaydı. Bunun üzerine Antonio Soprano kendi altındaki adamları, işlettiği kulüpte toplayarak onlara durumu açıkladı ve öfkeli bir şekilde hesap sordu. Antonio Soprano doğrudan olmasa da basit bir şekilde şunları söylüyordu: “Ben bir piramit sistemi kurdum. Bu sistemi kurma nedenim sistemin tepesindekiler olarak kendi yolumuzu bulmak ve refaha ulaşmaktı. Buna göre aşağıdakiler çalışacak, gerekirse gelip gidecek ve ölecek ve tepede olan bizler de refahımızı sürdüreceğiz. Bu çok basit bir şey. Eğer sizler bunu bile sağlayamıyorsanız ne işe yarıyorsunuz? Benim amcam Jun şu anda yargılanıyor ama yukarıya para akmıyor. Benim kurduğum sistemde tüm dertler, sorunlar, belalar, pislikler, güvencesizlikler, ölümler aşağıya akar ki tüm refah, tüm para , tüm boş zaman, tüm güvenli ortam, tüm keyif yukarı aksın ( The shit runs downhill, money goes up.). Ve bana kesinlikle ekonominin kötü olmasından bahsetmeyin. Bu benim umurumda değil. Gerekiyorsa gidin altınızdaki adamları zorlayın ve bu lanet parayı yukarıya aktarın. Bunu da yapamıyorsanız ölün gidin. Yoksa yerlerinizi dolduracak başkaları bulunur.”

Kendileriyle yapılan röportajlarda da zenginler nasıl zengin olduklarını anlatmak için “Ben para için çalışmam, para benim için çalışır.” demektedir. Bu ifade eksik bir ifadedir. Aynı zamanda tam da bir zenginin kuracağı kadar basit bir cümledir. Bu cümle, eksik olmasına rağmen çok şey söylüyor. Sermayedarlar çalışmaz. İşverenler çalışmaz. Bu insanlar çalışarak değil çalıştırarak para kazanır. Para için bir şeyler yapan değil bir şeyler yaptıranlardır sermayedarlar. Kaynakları, kurumları, toplumsal grupları ve parayı sermayedarlar sermaye sınıfı için kendi istedikleri şekilde seferber edebilmektedirler. Bir ülkenin tüm doğal kaynakları, tüm insan kaynağı, tüm kültürel kaynakları sermaye sınıfına göre sermayeye dönüşecek araçlardır ve sermaye sınıfı bunların hepsini işletebilir, seferber edebilir, çalıştırabilir, kontrol edebilir, yönlendirebilir. Daha önceden de dediğim gibi sermaye sınıfı, üst sınıf mensupları az sayıda insandan oluşsa da çok nüfuzlu olduğu, işçi sınıfı, alt sınıf mensupları çok sayıda olsa da bölük pörçük ve zayıf olduğu için krizler bu emek cephesinin aleyhine olan eşitsiz mücadelede emek cephesini kötü etkiler. Günümüzde 1929 ve 2008 küresel ekonomik krizlerinin kriz olarak adlandırılmasındaki temel neden sermaye sınıfının, hissedarların, yatırımcıların, patronların, işverenlerin, şirket, firma ve holding sahiplerinin yaşanan olaylar silsilesinden kötü etkilenmesi ve buna kendi kendilerine cevap üretemeyip yine işine geldiğinde sorumluluğu devlete yıkması ve zararı vatandaşa ödetmesidir. Bunun adını da kısaca “Kârlar özel, zararlar kamusal” şeklinde basitçe koymuşlardır.

“Sıfır Bir: Bir Zamanlar Adana’da” isimli dizide de aslında 3. sezondan beri görünen ve sorunların ana kaynağı olan Sami Ağa da Antonio Soprano ile benzer bir karakterdir. Cihat Sarsılmaz ve Hüseyin Sarsılmaz’ın intikamı için Savaş Satış’ın da destek vermesiyle öldürülecek olan Seyfi (Hipodromcu Zeko’nun kardeşi)’yi Sami Ağa (Salih’in abisi) desteklemiştir çünkü kendi düzeninin devam etmesi için ona rakip veya tehdit olacak unsurların yok olması gerekmektedir ve bu yolda Seyfi’yi maşa olarak kullanmak için Sami Ağa Seyfi ve adamlarını desteklemiştir. Bunu gören Hürriyet mahalleli Cengo ve Burak durumu çözmüş, Cengo “Adamlar salah mı ollûm? Maşa varken niye kendileri ateşe temas etsinler? Bizleri maşa olarak kullanıp abiliklerini yürütecekler/sürdürecekler.” derken Sami Ağa’da sonrasında “Biz salak mıyız Cengiz (Sami Ağa’nın erkek kardeşi olan Salih’in oğlu)? Elimizde maşa varken niye ateşe dokunalım? Onlar savaşıp birbirini yiyecek ki biz de abiliğimizi sürdürebilelim/yürütebilelim.” demiştir (Cengo ve Sami Ağa’nın cümleleri birbirleriyle aynı olsa da benim dediğimle tamamen aynı olmayabilir.). Yani ölümler aşağınınken itibar, nüfuz, refah yukarıya kalır. Bu anlamda Antonio Soprano ve Sami Ağa’nın söylemleri birbiriyle ve hayatın mevcut gerçekliğiyle paraleldir.

Kısaca bakıldığında Antonio Soprano da, Sami Ağa da aynı şeyi temsil etmektedir. Hiyerarşinin üstünde bulunan ve kendini dokunulmaz hale getirmek için sistemi kendi lehine işleten aktörlerdir. Bunların aldığı kararların, ulaştığı refahın bedelini başkaları dokunularak, canlarıyla, hayatlarıyla ödemektedir. Toprak ağası, patron, köle sahibi ve türevleri aynı şeyi temsil etmektedir. Cümle tersten kurulacak olursa bu aktörlerin ulaştıkları refahı sürdürebilmesi için “pisliğin aşağı akması” veya “birilerinin maşa olması” gerekmektedir.
