‘’Kimsenin ne düşündüğü önemli değil. Her şey, kendini sevmekle ve olduğun gibi kabul etmekle başlıyor.’’ gibi bireysel mottolara yıllardır daha fazla alışıyorken neden hala günü bitirdiğimizde aklımızda insanlara ve hayata dair sıkıntılarla yatağa uzanıyoruz? Ruhumuzun evinde hissedeceği birçok şey yerli yerinde olsa bile zihnimizin sahip olamadıklarımızı devamlı hatırlatmasının arkasında ne yatıyor?
William James’in rafa kaldırılmış şu cümlesini hatırlatmak istiyorum: Evimiz, arabamız, gardırobumuz, hatta telefon ekranındaki o kusursuz profilimiz… Bunlar bizim gücümüz değil, dış dünyaya verdiğimiz rehinelerimizdir.
Zaman içerisinde belki de en çok uğraş verdiğimiz konu benliğimize değer kazandırmaya çalışmak. Peki hangi benliğe?
Bu sorunun cevabı için’ ’Maddi Benlik ve Ayna Benlik’’ teorilerine birer parantez açalım:
Charles Horton Cooley tarafından ortaya atılan Ayna Benlik kavramı kendimizi başkalarının gözünde bir ayna varmış gibi görmemizi ifade eder. Yani kim olduğumuza dair algımız, tek başımıza inşa ettiğimiz bir şey değil, sosyal etkileşimlerin bir ürünüdür. Ayna benlik süreci üç aşamada gerçekleşir:
- Algılama: Başkalarının bizi nasıl gördüğünü (dış görünüşümüzü, davranışlarımızı) zihnimizde canlandırırız.
- Yorumlama: Başkalarının bu görünüş veya davranış hakkında ne düşündüğünü ya da bizi nasıl yargıladığını (beğendiler mi, ayıpladılar mı?) tahmin ederiz.
- Tepki / Duygu: Bu tahminlere dayanarak gururlu, utangaç, özgüvenli veya yetersiz gibi bir benlik duyguları geliştiririz.
Charles Cooley’nin teorisinde fazla parlatılmamış bir kısım ise şudur: Başkalarının zihninde nasıl göründüğümüze dair tespitlerimiz birer illüzyondur. Çünkü ona göre biz hiçbir zaman başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü gerçekten bilemeyiz.
Cooley, ayna benliğin tamamen bireyin kendi zihninde yarattığı sanal bir tiyatro olduğunu söyler. Yani siz sokakta yürürken birinin size bakıp “Ne kadar rüküş” diye düşündüğünü hayal edersiniz ve bu hayali yargı yüzünden utanç duyarsınız. Belki de o kişi sadece o sırada akşam ne yiyeceğini düşünüyordur. Cooley bize, kendi kendimizin celladı olduğumuzu, başkalarının zihnini okuduğumuzu zannederek tamamen kendi kurgumuz olan hayali aynalara bakıp acı çektiğimizi söyler.
Ana akım psikoloji Cooley’nin teorisinden “bilişsel gelişim” çıkarırken, Cooley işin “utanç (shame) ve gurur (pride)” kısmına odaklanmıştı. Sosyal hayatın temeline mantığı değil, sürekli bir “rezil olma korkusu” veya “beğenilme histerisi” yerleştirmişti. Aslında Cooley modern dünyanın “kendi kendine yeten, bağımsız birey” mitini ondokuzuncu yüzyılın başlarında çürütmüştü: onun düşüncelerine göre biz ancak başkalarının zihninde yankılandığımız sürece varız.
William James ise Maddi Benlik teorisinde, kişinin Maddi Benlik’i bireyin “benim” veya “bana ait” dediği tüm somut ve fiziksel unsurları kapsar. Maddi benlik, soyut düşüncelerden ziyade dış dünyadaki varlığımızla ilgilidir.
- Beden ve Görüntü: Saç rengimiz, boyumuz, yüz hatlarımız ve fiziksel yapımız.
- Kıyafetler ve Tarz: Kendimizi dış dünyaya nasıl sunduğumuz. Kıyafetler genellikle maddi benliğin en güçlü dışavurumudur.
- Mülkler ve Sahip Olunan Şeyler: Evimiz, arabamız, paramız ve hatta geniş anlamda ailemiz ve sosyal çevremiz (çünkü onlar da bizim bir parçamız olarak algılanır).
Ancak James mülkiyeti bir zenginlik olarak görmez; aksine, dış dünyaya verdiğimiz rehineler olarak görür. William James’in Maddi Benlik (Material Self) kavramı,The Principles of Psychology maddesel anlamda sahip olduklarımız bir “güçlenme” olarak değil, insanın en büyük zayıflığı ve kırılganlığı olarak tasvir edilir. çizildiğinde, eviniz hasar gördüğünde ya da çok sevdiğiniz bir eşyanız kaybolduğunda hissettiğiniz şey basit bir “mal kaybı üzüntüsü” değildir; James’e göre o sırada benliğiniz fiziksel olarak amputasyona (uzuv kaybına) uğramaktadır. İnsan, maddi benliğini genişlettikçe acı çekme yüzeyini de genişletir. Ne kadar çok şeye “benim” derseniz, dış dünyanın sizi incitebileceği o kadar çok alan yaratmış olursunuz.
James’in Maddi Benlik ve Cooley’nin Ayna Benlik teorileri nasıl etkileşime girer?
Görüntüdeki maddi benliğimiz (seçtiğimiz bir kıyafet, kıyafetin rengi, saç modelimiz, saçımızın rengi vs.), dış dünyaya sunduğumuz “malzemedir”. Başkaları bu malzemeyi görür ve bize bir tepki verir. Biz de o tepkiyi alıp ayna benliğimizi (kendimize verdiğimiz değeri) oluştururuz.
Örneğin; yeni ve şık bir takım elbise giydiğinizde (maddi benlik), çevrenizdeki insanların size daha saygılı davrandığını veya iltifat ettiğini fark edersiniz. Bu tepkileri yorumlayarak kendinizi daha özgüvenli, başarılı ve çekici biri olarak tanımlamaya başlarsınız (ayna benlik).
Çekirdek düşünce olarak James, tanıdığımız insan kadar farklı benliklere sahip olduğumuzu çünkü benliğin maddesel anlamda hayat bulduğunu; Cooley, birey ile toplumun etle tırnak gibi olduğunu, toplumdan yalıtılmış bir “ben”in kelimenin tam anlamıyla var olamayacağını söyler.
Ya Gerçek Olan…
İnsanın varlık olarak değersiz ve utanca boğulmuş olduğu inancı, etkisini sürdürüyor ve belki de kendimizle baş başa kaldığımız anlarda ‘’ hep bir şeyler eksik fikrinin beslediği yetersizlik duygusu’’ zihnimizin sahip olamadıklarımızı neden sürekli vurguladığına cevap niteliği taşıyor.
İki düşünürün ortaya attığı parçaları birleştirince, insanın; çok kırılgan, başkasına bağımlı, maddi dünyasına esir ve kendi zihninin kurgularıyla acı çeken yanlarını tanıyoruz ancak insanların taşıdığı ruh ve hayat hikayeleri yalnızca bu ayrıntılarla tanımlanamaz.
Kendimizi bu tanımlardan kurtarmak için öz benliği yaşamımızın merkezine getirmemiz gerekir çünkü öz benlik değeri yüksek bir insan; ne çok kırılgandır ne çok sert, zaman zaman yardıma ihtiyaç duyar ama bağımlı değildir, maddi değerleri yüceltmez veya yok saymaz sadece ihtiyacı olanı kullanır, bağımsız ve esnek düşünce dünyası davranışlarına da dengeyi yansıtır. Son değil ama en önemli özelliği ise öz benlik değeri yüksek bir insan, zihninin gerçeklik ifade etmeyen kurguları içinde acı çekmeyecek kadar varlığına sevgi duyar çünkü kendisine baktığında, başkalarına ait yorumları değil, o güne kadar öğrendiklerini görür.
Farkına varmamızı bekleyen hazinemiz için Kemal Sayar şöyle söylemiş:
’’En derin korkumuz yetersiz olmamız değildir, en derin korkumuz, ölçülemeyecek kadar güçlü olmamızdır. Bizi en çok korkutan karanlığımız değil, ışığımızdır. Kendimize soruyoruz; ben kimim ki parlak, muhteşem, yetenekli olacağım? Sen kim değilsin ki öyle olmayasın? ‘’
