
Bugün sosyal medya çağında yaşasaydı muhtemelen hesabı birkaç kez şikâyet edilir, söyledikleri ekran görüntüsü alınarak günlerce tartışılırdı. Çünkü Sinoplu Diyojen yalnızca bir filozof değildi; otoriteyi, zenginliği, gösterişi ve toplumun ciddiye aldığı hemen her şeyi alaya alan sıra dışı bir düşünürdü.
Belki de bu yüzden ona biraz şakayla karışık “tarihin ilk trolü” demek haksızlık sayılmaz.
MÖ 4. yüzyılda yaşayan Diyojen, Kinik felsefenin en ünlü temsilcilerinden biriydi. Ona göre insanın özgürleşmesi için daha fazla şeye sahip olması değil, daha az şeye ihtiyaç duyması gerekiyordu. Servet, makam, gösterişli evler ve toplumun onayı onun gözünde insanı mutlu etmekten çok bağımlı hâle getirebilirdi.
Bu düşüncesini yalnızca anlatmadı; yaşadı.
Atina’da son derece sade bir hayat sürdü. Rivayete göre barınak olarak büyük bir toprak küpü, yani pithosu kullandı. Sonraki anlatılarda bu küp meşhur “Diyojen’in fıçısı”na dönüştü. Bir çocuğun ellerini kullanarak su içtiğini görünce kendi tasının bile gereksiz olduğuna karar verdiği anlatılır.
Diyojen’in felsefesi sanki tek bir soruya dayanıyordu:
“Gerçekten neye ihtiyacın var?”
En meşhur hikâyesi ise Büyük İskender’le karşılaşmasıdır.
Dönemin en güçlü hükümdarlarından Büyük İskender, karşısındaki yoksul filozofa ne istediğini sorar. Diyojen’in para, ev ya da ayrıcalık istemesi beklenebilir.
Ama Diyojen’in istediği hiçbir şey yoktur.
İskender güneşinin önünde durmaktadır.
Diyojen’in cevabı yüzyıllardır anlatılır:
“Gölge etme, başka ihsan istemem.”
Bir tarafta dünyayı fethetmeye çalışan bir hükümdar, diğer tarafta güneşinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını söyleyen bir adam…
Belki de Diyojen’in bütün felsefesi bu birkaç kelimenin içindedir.
Onunla özdeşleşen başka bir hikâyede ise Diyojen, gündüz vakti elinde yanan bir fenerle sokaklarda dolaşır. İnsanlar doğal olarak ne yaptığını sorarlar.
Cevabı yine Diyojen’e yakışır:
“İnsan arıyorum.”
Elbette çevresinde insanlar vardır. Onun aradığı yalnızca iki ayak üzerinde yürüyen biri değil; dürüst, erdemli ve sahici bir insandır.
Diyojen’in rahatsız edici tarafı da tam burada başlar. İnsanlara yeni kurallar öğretmek yerine onların zaten kabul ettikleri kurallarla dalga geçer. Zenginliğin karşısına yoksulluğu, makamın karşısına bağımsızlığı, gösterişin karşısına sadeliği koyar.
Üstelik bunu son derece sivri bir mizahla yapar.
Bugünün diliyle söylersek Diyojen’in yöntemi bazen tam anlamıyla “trollemek”tir. Fakat amacı yalnızca insanları kızdırmak değildir. Onları rahatsız ederek düşündürmeye çalışır.
Belki de asıl sorusu şudur:
Sahip olduklarımız mı bize hizmet ediyor, yoksa biz mi sahip olduklarımızın hizmetkârı olduk?
Aradan iki binden fazla yıl geçti. Fıçılar apartmanlara, meydanlar alışveriş merkezlerine, dedikodular sosyal medyaya dönüştü. İnsanların sahip oldukları şeyler çoğaldı; fakat daha fazlasını isteme arzusu pek değişmedi.
Diyojen bugün aramızda olsaydı belki yine eline fenerini alırdı.
Biz de telefonlarımızı çıkarıp onu çekmeye başlardık.
“Ne arıyorsun?” diye sorardık.
Muhtemelen yüzümüze bakıp aynı cevabı verirdi:
“İnsan arıyorum.”
Sonra önüne geçip fotoğraf çekmeye çalışsaydık, belki iki bin üç yüz yıl önceki o meşhur cümlesini bir kez daha söylerdi:
“Gölge etme, başka ihsan istemem.”
Ve muhtemelen yine sinir olurduk.
Çünkü bazı filozoflar cevap verir.
Diyojen ise insanın sinirine dokunarak soru sordurur.