
Bir resme baktığımızda gerçekten aynı şeyi mi görürüz? Yoksa gördüğümüz şey, içinde büyüdüğümüz kültürün, inançlarımızın ve geçmişimizin bize öğrettiği anlamlardan mı oluşur?
Güney Amerika’nın sömürge döneminden kalan bazı dinsel resimleri bu soruyu olağanüstü biçimde düşündürüyor. Bunların en çarpıcı örneklerinden biri, Bolivya’daki Potosí ile ilişkilendirilen ve Bakire Meryem’i bir dağın biçimiyle bütünleştiren Virgen del Cerro, yani “Dağın Bakiresi” tasviridir.
İlk bakışta karşımızda Katolik dünyasına ait bir Meryem resmi vardır. Ancak biraz daha dikkatli baktığımızda resim değişmeye başlar. Meryem’in bedeni neredeyse bütünüyle bir dağa dönüşmüştür. Tepesinde kutsal figürler, çevresinde Güneş ve Ay, aşağı bölümlerde ise dinî ve dünyevi iktidarı temsil eden kişiler görülür.
İşte burada iki farklı dünyanın bakışı aynı tuval üzerinde karşılaşır.
İspanyol bir din adamı için bu eser, Hristiyanlığın kutsal düzenini ve Meryem’in yüceliğini anlatabilirdi. And kültürünün içinden gelen bir yerli içinse dağ yalnızca coğrafi bir oluşum değildi. Dağlar, toprak, Güneş ve Ay çok daha eski bir kutsallık anlayışının parçalarıydı. Bu nedenle aynı görüntünün farklı izleyicilerde farklı çağrışımlar yaratmış olması son derece mümkündür.
Potosí ise sıradan bir dağ değildi.
Cerro Rico, yani “Zengin Dağ”, 16. yüzyıldan itibaren dünyanın en önemli gümüş kaynaklarından biri hâline geldi. İspanyol sömürge ekonomisinin büyük servetlerinden biri bu dağın içinden çıkarıldı. Bunun bedelini ise ağır çalışma koşullarına sürülen yerli halklar ve daha sonra bölgeye getirilen Afrikalı köleler ödedi.
Böylece dağ aynı anda iki ayrı anlam taşımaya başladı: Bir tarafta kutsallık, diğer tarafta servet; bir tarafta toprakla kurulan kadim ilişki, diğer tarafta toprağın içindeki madenin ekonomik değeri.
Eduardo Galeano’nun Ateş Anıları’nda anlattığı Amerika tarihi tam da bu çelişkilerin peşinden gider. Galeano bir akademik tarihçi gibi değil, edebiyatçı gözüyle konuşur; tarihsel olayları güçlü imgeler ve çarpıcı karşıtlıklarla anlatır. Bu nedenle onun satırları bize yalnızca “Ne oldu?” sorusunu değil, “Yaşananlar insanlara ne ifade ediyordu?” sorusunu da sordurur.
Sömürgecilik yalnızca toprakların ve madenlerin ele geçirilmesi değildi. İnançların, sembollerin ve hafızanın üzerinde de büyük bir dönüşüm yarattı. Katolik imgeleri And dünyasına taşınırken yerli kültür bütünüyle ortadan kaybolmadı. Eski anlamlar kimi zaman yeni imgelerin içine karıştı, kimi zaman dönüştü, kimi zaman da yeni bir kültürel anlatının parçası hâline geldi.
Bu olgu bugün çoğunlukla dinsel ve kültürel senkretizm, yani farklı inanç ve geleneklerin karşılaşarak yeni biçimler oluşturması çerçevesinde ele alınır.
Fakat burada önemli bir ayrıntı vardır: Bir resimde yerli sembollerinin bulunması, ressamın mutlaka gizlice eski tanrıları resmettiğini kanıtlamaz. Aynı şekilde eseri yalnızca sömürge propagandası olarak görmek de onun çok katmanlı yapısını eksik bırakabilir.
Belki de bu tabloların büyüsü tam burada yatıyor.
Aynı resmin içinde iki hafıza yaşamaya devam ediyor.
Bir İspanyol Meryem’i görebilir.
Bir And yerlisi kutsal dağı hatırlayabilir.
Bir yönetici imparatorluğun düzenini görebilir.
Bir madenci ise bütün bunların arkasında Cerro Rico’nun karanlık galerilerini düşünebilir.
Yüzyıllar sonra biz aynı resme baktığımızda ise artık yalnızca dinî bir tablo görmüyoruz. Kültürlerin karşılaşmasını, iktidarın sembollerini, ekonomik çıkarları ve insanların kendi hafızalarını yeni dünyanın içinde yaşatma çabasını da okuyabiliyoruz.
Belki sanatın en şaşırtıcı özelliği budur:
Bir imparatorluk kendi hikâyesini resmettirdiğini düşünürken, tuval bazen susturmaya çalıştığı dünyanın hikâyesini de geleceğe taşır.
Yeşim Şahin Yaman