Attack on Titan (Shingeki no Kyojin) eseri Paradis adasında Rose, Maria ve Sina isimli 3 tane sur arasında yaşayan ve kendilerinden başka insanların kalmadığına inanan ve Eldia soyundan türeyen bir toplumun devlerle mücadelesini konu almaktadır.Varoluş temasına değinmeden evvel bu eserin bize sunduğu şeylere bakmakta fayda vardır. Bu da bu eserle ve bu eser içinde geçen Eren Yeager, Zeke Yeager ve Erwin Smith’in varoluşa yönelik tepki ve görüşleri ile ilgili daha doğru tespitlerin çıkarılmasına ortam hazırlayacaktır.

En dışarıda kalan surun adı Maria iken en içeride kalan surun adı ise Sina’dır. Yani ortada kalan surun adı ise Rose idir. Maria ile Rose surları arasında 130, Rose ile Sina surları arasında ise 100 km mesafe vardır. Yani Eldialılar, çapı yaklaşık 250 km olan bir alanda sıkışık bir şekilde yaşamaktadır. Ayrıca surlarda yaşayan insanlar arasında da eşitsizlik göze çarpmaktadır. Bu eserde sadece devler ve insanlar arasındaki mücadele değil insanların kendi aralarındaki mücadeleler de gözler önüne serilmektedir. En dışarıda kalan Maria surunun çevresinde yaşayan insanlar tarım yapmaktadır. En içeride, merkezde kalan Sina surunun çevrelediği alanda yaşayan insanlar ise zenginlerden, kraliyetten, seçilmiş askerlerden ve bürokratlardan oluşmaktadır. Bu toplum içerisinde eşitsizlikler söz konusudur. Eldialılar Orta Çağ’dan kalma şartlar altında yaşayan bir toplumdur. Askerlerin kullandığı silahlar, tarım ve madenciliğe dayalı bir üretim, yerel esnaflar, tüccarlar, somut bir şekilde kendini gösteren bir eşitsizlik ve monarşiye dayalı bir yönetim bu bölge nüfusunun öne çıkan özellikleridir.

Bu animeyi izlerken öğrenilebilecek şeylerden biri şehrin nüfusu ile ilgilidir. En dışarıda kalan Maria isimli sur devler tarafından işgal edilince 250.000 kadar insan fırsat, düzen, güvenlik ve kaynaklar açısından daha iyi şartların bulunduğu merkeze iltica etmiştir. Merkeze iltica eden insanlar önce merkezde tarım yapmaya başlasa da insanların merkezde birikmesi ve çoğalması, doğa olayları gibi etkilerden ötürü “sınırlı kaynaklar ve sınırsız talepler” sorunu ile karşı karşıya kalan hükümet bu meseleye yukarıdan bakmış ve Maria isimli sura tekrar sahip olma bahanesiyle 250.000 kadar insanı yıkık Maria suruna göndermiştir. Bu insanların birçoğu ise açlık ve devler gibi nedenlerden ötürü ölmüştür. Ancak hükümet için mühim olan şey sadece var olan monarşi rejiminin devam etmesi ve merkezde daha fazla sorun çıkmamasıdır. 250.000 kadar insan, Eldialıların 5’te 1’ine tekabül etmektedir. Yani Paradis adasında, surların arasında, çapı 230 km’den biraz daha uzun olan, etrafı başıboş görünen devlerle çevrili olan, tarım ile geçinen, monarşi ile yönetilen, eşitsizliklerin gözler önüne serildiği, güçlünün güçsüzü ezdiği bu alanda yaklaşık olarak 1.25 – 1.3 milyon Eldialı yaşamaktaydı.

Eldialılara bakıldığında surların dışına çıkmayan bu toplum içerisinde tüccarlar, yerel üreticiler, tarım ve çiftçilikle uğraşan köylüler, askerler, din görevlileri ve hanedanlık bulunmaktadır. Bu insanlar devler tarafından işgal edilmeyi kendi kaderleri olarak görmektedir. Surların dışındaki alanda devler ve hayvanlar dışında bir varlığın olmadığına inanmaktadırlar. Eldialıların denizlerden, okyanuslardan, volkanlardan, çöllerden, başka çeşitlerde topraklardan, başka insanlardan ve bunun gibi birçok şeyden haberleri yoktur. Devlere karşı mücadelede ve yaşam savaşında insanların çoğu herhangi bir umuda sahip değilken bazı eğitimli insanlar ve askerlerden bazıları devlerle ilgili biraz da olsa bilgi toplayabilmek, biraz da olsa bu mücadelede umutların yeşermesini sağlayabilmek adına çalışmalar yapmaktadır. Garnizon ve İnzibatta olmayan, Keşif Birliği’ne katılıp surların dışına çıkma yetkisine sahip olan insanlar, almış oldukları sıkı eğitim ve imtihan süreçleriyle beraber oldukça yavaş bir şekilde işlerinde uzmanlaşmaktadır. Keşif Birliği’nin başında, öğretmen olan babasından dersler almış olan, disiplinli, soğukkanlı, meraklı ve kendi ilkeleri ile kendi hayallerine ulaşmaya, kendi sorularına cevap bulmaya, kendi merakını gidermeye çalışan Erwin Smith bulunmaktadır. Ancak Erwin Smith’in kendi idealleri olsa da Erwin Smith’e sonradan hayal kırıklığına uğrayacak olan bir idealist demek doğru olmaz. Kendisi birçok insanın ölümünü ve çıktığı operasyonlarda pek de bir şey elde edemediğini gören soğukkanlılığını ve gerçeklik algısını yitirmeyen bir insandır. Ama askerler ve Erwin Smith’in yaptıkları, mücadeleleri ve düşüncelerine bakılacak olursa biraz pozitivizm, ilerlemecilik ve idealizm kırıntıları görülebilir. “İnsanların kaderlerine mahkum oldukları ve dolayısıyla mücadelenin mantıksız olduğu” şeklindeki bir zihniyettense diğerlerinden daha güçlü bir iradeyle beraber “insanlar gerçekliği öğrenebilir, bilebilir ve dolayısıyla bildiği şeylere müdahale edip onları kontrol edebilir ve değiştirebilir.” şeklindeki bir zihniyet ile her ne kadar genelde aldıkları sonuçlar hüsran olsa da yollarına devam etmekte ve gelecek için daha ideal hayat koşulları sağlamaya ve mücadelelerini, keşif operasyonlarını, özgürlük arayışlarını, varoluşlarını ve ölümlerini anlamlı hale getirme çabalarını sürdürmeye devam etmektedirler. Nitekim pozitivistlere göre de gerçeklik vardır ve deneylerle, uygun yöntemlerle, sınamalarla bu gerçekliğe ulaşılabilir ve insanlık bu sayede özgürleşebilir (Alikılıç, 2021, s. 41). Keşif Birliği de düzenledikleri birtakım yöntem ve operasyonlar ile devlerin arkasında yatan gerçekliğe ulaşmaya ve daha özgür bir gelecek elde etmeye çalışmaktadır. İlerlemecilik fikri, tarihe bir amaç yüklemektedir. Yani tarih ilerledikçe insanlar toplumsal, iktisadi ve siyasi birtakım standartlara ulaşacaklardır (Yılmaz, 2013, s. 247). Keşif Birliği de o an anlamsız gibi görünen mücadelenin sonucunda daha istikrarlı, daha güvenli, daha özgür bir yurda erişmeyi hedeflemekte ve uzun yıllar sürse de günün sonunda yapılan fedalar ile böyle bir geleceğe ulaşma ihtimalinin en azından bulunduğuna inanmaktadırlar.

Erwin Smith’in varoluş felsefesini daha iyi anlamak için Zeke ve Eldialı olup deve dönüşebilen Berthold Hoover ve Reiner Braun’a karşı Keşif Birliği’nin mücadelesine bakılabilir. Zeke, Maria isimli sura yakın bir konuma dizilen atlara taşlar atarken Maria ile Rose surları arasında kalan bölgede Eren ve keşif birliğinin bir kısmına karşı Reiner ve Berthold deve dönüşmüş bir şekilde mücadele etmişlerdir. Erwin Smith intihar niteliğinde bir plan kurmuş, bu sayede Zeke ve diğer 2 devi yenebileceklerine inanmıştır. Güvendikleri isim ise Ackerman soyundan gelen Levi’dir. Levi’nin ailesi geçmişte kraliyete hizmet etse de sonradan bu konumlarından uzaklaştıkları için tehdit olarak algılanıp öldürülmeleri istenmiştir. Akrabası olan Kenny sayesinde her şeye rağmen hayatta tutunmaya çalışan Levi mücadelesini sürdürmüş, Keşif Birliği’ne katılmış ve halkının varoluşu için gerektiğinde deve dönüşen arkadaşlarını öldürmüştür. Erwin Smith’e dönülecek olursa bu intihar planında öleceğini anlayan askerlere bu plan sonucu kesin olarak öleceklerini ve plandan başarı ile ayrılma ihtimallerinin düşük olduğunu soğukkanlı bir şekilde söylemiştir. Ölümlerinin anlamsız olacağını düşünen askerlere, askerlerin şu anda ölümlerini anlamsız görmelerine katıldığını ancak uzun vadede gelecekte bu askerlerin hayatlarına gelecek nesillerin anlam yükleyeceğini, geleceğe bir yandan umut ve diğer bir yandan da sorumluluk getirdiklerini anlatmıştır. Bu yüzden varoluş ve ölüm amacı olarak devlerle ilgili arka planı öğrenmek ve Eldia halkının devler tarafından tehdit edilmeden yaşamasını benimseyen Erwin Smith stresini, acısını dışarı yansıtmamış ve kendi varoluşuna anlam katarak hayatını olabildiğince aktif bir şekilde yaşamıştır.

Keşif Birliği genel olarak surların dışına çıkarak bilgi toplamak ve devlerle mücadele etmek için operasyonlarda bulunmaktadır. Ama bu faaliyetler genelde hüsranla sonuçlanmaktadır. Devlerin hayvan yemediğini, açlık ile ilgili bir sorun yaşamadıklarını, karanlıkta daha savunmasız olduklarını, üreme ve boşaltım sistemlerinin bulunmadığını, kendilerini yenileyebildiklerini, dolayısıyla onları öldürmenin tek yolunun boyunlarını kesmek olduğunu bilmekte ve insanları görür görmez insanlara saldırmayan devlere ise anormal dev demektedirler. Bunlar dışında ise çok yavaş ilerleme kaydetmekte ve bu ilerleme için ise Keşif Birliği’nden birçok asker canlarını feda etmektedir. Ancak bu askerler ve surlar içerisinde yaşayan halk arasında bu ölümler ne yazık ki genelde bir hiç uğrunadır. Çünkü devler aniden veya çok hızlı bir şekilde bu insanları yakalayıp yemekte, ezmekte veya parçalarına ayırmaktadır. Çoğu asker bunun sonucu ölmekte veya çok ağır bir şekilde yaralanmakta, ölenlerin birçoğunun cesedi, parçaları bulunamamakta veya toplanamamaktadır. Bu durum askerlerde ve halkta travmaya neden olmaktadır. Gündelik hayatta Keşif Birliği’ndeki insanlar bir bakıma deli olarak algılanmakta ve toplum ile Keşif Birliği arasında pek de iyi bir bağ bulunmamaktadır. Bu ilişki genelde yaptığı operasyonlardan birçok ölü ve yaralı ile ayrılan Keşif Birliği’nin halk tarafından somurtkan bir şekilde karşılanması ve askerlerin ailelerinin umutsuzca çocuklarını sormaları ile sınırlıdır.

Devlerin insanları yediği, insanların çok yavaş ilerleme kaydettiği, hayatın zalimce olduğunun sık sık dile getirildiği, doğa olduğu gibi insanlar arasında da güçlünün güçsüzü acımasızca ezebildiği, merkez ile çevre arasında birtakım anlaşmazlıkların bulunduğu, Orta Çağ’da bulunan şartların birtakımının bulunduğu bu ortamda, Shiganshina bölgesinde 835 yılında Eren Yeager isimli bir çocuk dünyaya gelmiştir. Kendisi 845 yılında 10 yaşındayken devlerin saldırısı sonucu annesi öldürülüp sindirilince tüm devleri yok etmeyi amaç edinmiş ve 2 sene sonra 847 yılında Keşif Birliği’ne katılmıştır. Eren ile beraber Mikasa ve Armin isimli arkadaşları da bu birliğe katılmıştır. Arkadaşlarının ve babasının da etkisiyle Eren için yakınlarını korumak ve özgürlüğe ulaşmak en mühim şeyler haline gelmiştir. Eldialıların kaderlerine mahkum olduklarını hissetmeleri, sınırlı bir alanda binlerce insanın devlerin varlığından ötürü sıkışık bir şekilde yaşaması, hayatin zalimce olması, güçlünün güçsüzü ezmesi, merkezin ve askerlerin bir kısmının sorumsuzlukları ve yozlaşması, insanlarda toplum olarak ortakça yaşama ve mücadele etme bilincinin sağlanamayıp insanların yalnızca 1 sonraki günü düşünecek kadar ufuklarının dar olması, konfor alanlarından çıkmamaları Eren’in olukça üzülmesine ve sinirlenmesine neden olmaktadır.

Eren’in daha çocukken Mikasa’yı kurtarmak için insan öldürmesinden ve Mikasa’nın da eline kana bulamasından sonra Eren kendi özgürlüğü ve onurunu ne kadar önemsediğini “Özgürlüğümü almaya çalışanın özgürlüğünü alırım.” şeklindeki bir ifadesi ile göstermiştir. Bundan öncede kendisi ve arkadaşları ile dalga geçen ve onlara zorbalık yapmaya kalkışan çocuklara karşı doğrudan kaba kuvvet kullanmakta ve dövülmeyi de umursamamaktadır. Ayrıca Armin’in ona surların dışını anlatan bir kitabı gösterdiği sahnede Armin’in surların dışını görme konusunda ne kadar heyecanlı ve meraklı olduğu görünürken Eren’e bakıldığında ise Eren’in surlar arasında sıkışık kalmayı Eldialılar için bir saygısızlık, bir hak ve özgürlük ihlali veya insan onuruna aykırı bir durum olarak algıladığı görülmektedir (Portal, 2021). Eren’e göre Eldialılar bu dünyaya nasıl geldikleri önemli olmaksızın bu dünyaya geldikten sonra bu haksızlıklara, zulme, saygısızlıklara ve mahkumluğa karşı, gelecek nesiller için, daha düzgün bir şekilde varlıklarını sürdürmek için, özgür iradeleri için, özgürlükleri için mücadele etmeli ve gerekirse başkalarının, düşmanlarının özgürlüklerini ellerinden almalıdırlar. Eren Yeager da Zeke gibi dünyaya gelmelerini problemli bulmakta, seçim hakları olmadan bu dünyaya gelmeleri onları suçlu yapmamaktadır. İnsanların varoluşu Eren için özgürlükleri ile özdeşleşir. Kendi özgür iradeleriyle seçim yapamayan ve o güçlü irade ile hayata tutunmak için mücadele etmektense kaderine mahkum olmayı seçenlerin varlığını aşağılık olarak görmektedir. Eren’e göre hayatın zalimce olmasına rağmen Eldialılar bu zalimliğe karşı pes etmemek ve mücadele etmek, gerekirse varoluşlarını, hayatlarını, onurlarını, özgürlüklerini korumak için başkalarının özgürlüklerini almalıdır. Çünkü var olmak ve özgür olmak, getirdikleri acı ve sorumluluklara, ödettikleri bedellere, yaptırdıkları fedalara rağmen her şeyden daha mühimdir.

Animenin sonraki bölümlerinde devlerin ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler verilmektedir. Surların dışında da toplumların yaşadığı ve bu toplumların yaşam şartlarının Eldialılardan çok daha ileride olduğu anlaşılmaktadır. Eldialıların bundan yıllar evvel diğer toplumları savaşlarla ele geçirdiği ve bu sayede hüküm sürdüğü, diğer toplumdaki insanların öldürdükleri ve köleleştirdikleri görülmektedir. Ele geçirilecek başka toplumlar kalmayınca kendi içlerinde birbirlerini düşmanlaştıran Eldialıların savaşlarının bitmediği ve binlerce insanın bu yolda öldüğü de aynı şekilde görülmüştür. Eser bizi kendi seyrinden 107 sene öncesine götürmüştür. Eldialılar tarafından köleleştirilen ve kendini savunmayan veya savunamayan, aşağılık kompleksine sahip olan Ymir isimli bir kız çocuğunun hayvanların kaçmasından sorumlu tutulması ve kendini savunamaması sonucu Ymir, Eldialıların kralı tarafından o toplumdan kovulmuş ve insanlar tarafından taşlanmamak için kaçarken bir ağacın kovuğundan aşağı düşmüş ve bir varlıkla temas etmesi sonucunda deve dönüşmüştür. Ancak bu gücünü Eldialılara karşı kullanacağına Eldialılar için kullanarak Eldialıların diğer toplumlara hükmetmesini, yollar ve köprüler yapmasını sağlamıştır. Eldia kralı da onun eşi olmuştur. Eldia kralına yapılan saldırı esnasında dev formunda değilken kendisine saplanan mzrak sonucunda kendini yenileme gücünü kullanmayı tercih etmediği için ölmüştür. Eldia hükümdarı ise bu gücün kaybolmaması için Rose, Maria ve Sina isimli çocuklarının Ymir’in bedenini yemesini ve Eldia hükümdarlığının sonsuza dek dünyada egemen olarak kalmasını emretmiştir. Bu çocukların isimleri sonrasında Paradis adasında Eldialıları devlerden ve aslında aynı zamanda diğer toplumdan koruyan, ayrıca Paradis adasında yaşayan Eldialıların da geçmişini bilmemesine neden olan surlara verilmiştir. Eldialılar zayıfladıktan sonra Marley toplumunun sınırları içerisinde kalan az sayıda Eldialı, Nazi dönemi Yahudileri gibi kollarında kendilerinin Eldialı olduğunu belli eden bir bandaj takmak zorunda bırakılmış ve Marleylilerin öfkesine kurban gitmişlerdir. Eldialıların omurilik sıvısı Marleyliler ile yaşayan bazı seçilmiş Eldialılara enjekte edilerek Eldialılar deve dönüştürülmüş ve Paradis adasına gönderilmiştir. Bu devler aracılığı ile tehdit olarak algılanan Eldialı halkın katledilmesi ve oradaki kaynakların da ele geçirilmesi hedeflenmiştir. Bu plana göre Eldialıları kullanarak Eldialılara soykırım yapma fikri ile Marleyliler kurban vermemiş olacaktı. Eldialıların bunu anlaması ise 100 yıldan fazla bir süre sonra Eren ve Keşif Birliği’nin, Eren’in babası Grisha Yeager’in notlarını bulmaları ile sağlanmıştır.

Eren’in babası Marleylilerle yaşayan bir Eldialıdır. Ailesi de öyledir. Ancak ailesi kaderlerini kabullenmişken Grisha bunu Eren gibi karşılamış, yani kabullenememiştir. Kardeşi de Marleyliler tarafından öldürülmüştür. Eldialılardan Fritz soyundan biri ile evlenen Grisha’nın Zeke isimli çocukları olmuştur. Zeke bir Eldialı olarak baba ve annesinden çok dede ve babaannesinden etkilenmiştir. O da Marleyliler arasında seçkin biri olmak ve Eldialıların soykırımında rol almak için eğitim almış ve sınanmıştır. Başarısız olsa da ona da omurilik sıvısı enjekte edilmiştir. Onun motivasyonu da varoluş temasının bir parçasıdır. Ona göre hayat acımasızdır. Eldialılar Marleylilere zulüm etse de zulümlerinin üzerinden yıllar geçmiş, ancak Eldialı yeni nesiller de eski nesiller gibi suçlu görülmekte ve surlar arasında sıkışık bir şekilde yaşamaktadır. Bu durumdan ötürü hem Eldialılar hem de Marleyliler acı çekmiştir. Ancak bu acının devam etmesi ise anlamsızdır. 2 taraf da yeteri kadar tanımamakta ve anlamamaktadır. Bu anlamsız acının nesilden nesle devam etmesi, aktarılması ise daha da saçmadır. Hiçbir insan böyle saçma bir gerekçe yüzünden rastgele bir şekilde veya günde öldürülmemelidir. Bu, suçsuz insanlara yapılan bir zulümden öteye gidemez. Marleylilerin ikna edilemeyeceği de aşikardır. Bu yüzden sorunun kökten çözümü için Zeke Yeager’e göre Eldialılar ötenaziye tabi tutulmalı, kısırlaştırılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında Zeke Yeager’in Eren Yeager’e oranla daha umutsuz olduğu, acıları sonlandırmak ve anlamsız ölüm ve acı dolu varoluşları sonlandırmayı bir tür ceza değil kurtuluş yolu olarak gördüğü söylenebilir.

Zeke Eldialıların sadece çoğalmaması için planlar yapmakla kalmayıp onları aynı zamanda öldürmüştür veya deve dönüştürerek bu devlerin 9 tane insan tarafından kontrol edilen 9 tane devi arayıp onları öldürme çabasına neden olmuştur. Omurilik sıvısı enjekte edilen ve deve dönüşen insanlar dürtüsel hareket etmekte ve akıl sahibi olan devleri arayıp onları yiyerek bilinç kazanmaktadır. Bu da Eldialı bir dev tarafından yutulan ancak ölmeyen ve babası tarafından omurilik sıvısı enjekte edilen Eren Yeager’in nasıl deve dönüştüğünü ve Eren’i yutan Eldialı devin neden bilinç kazanmadığını göstermektedir. Eren’i yutan dev de geçmişte Eren’in babası gibi Eldialılar için mücadele eden ancak cezalandırılıp omuilik sıvısı enjekte edilerek Eldia’ya gömderilen bir insandı. Mücadele eden az kişiye sahip bu örgütte Marleyliler adına çalışıyormuş gibi davranan ve saldırı devine sahip olan Eren Kruger da bir Eldialıdır ve 9 akıllı devin de 13 sene yaşayabildiğini ve kendisinin son günlerini yaşadığını söyleyip Grisha’ya saldırı devini aktarmıştır. Saldırı devleri özgürlüklerine düşkündür. Doktor olan Eren Kruger Eldia’ya gidip notlar tutmuş, kendisine yeni bir aile kurmuş, kraliyetin gerçek varisleri ile tanışmış ve Eren’in de saldırı deviyle beraber başka akıllı devleri de yemesi sonucu geçmişe gitme ve insanları manipüle etme gücüne maruz kalmış, halkını korumayan hanedanlık üyelerini öldürmüş ve Eren’e saldırı devi olması için omurilik sıvısını enjekte etmiştir. Kraliyetin kimliğini saklayan gerçek varisleri bir anlamda Zeke’ e benzerken Eren ve babası birbirlerine benzemektedirler. Akıllı devler tereddütsüz bir amaç uğruna uzuvlarını kanatarak deve dönüşmektedir. Ayrıca Marleyliler tarafından gönderilen Eldialı ajanlar Keşif Birliği’ne katılmış ve surların yarılmasında rol oynamışlardır.

Sonuç olarak bu isimler karşılaştırıldığında Eren ve Zeke bu hayata gelmeyi seçmediklerini ve insanların kendi kendilerine bir şey yapmasından ziyade şartların bu insanlara bir şeyler yaptırdığına inanmaktadırlar.

Sartre’ a göre insan önce var olur ve ondan sonra kendini tanımlar (Portal, 2020). Yani Zeke ve Eren’in de düşündüğü gibi Sartre’a göre de insanın varoluşunda bir anlam yoktur. Nitekim Türkiye’de insanlar “Ben doğdum.” derken İngiltere’de insanlar “ I was born (Ben doğruldum.).” demektedirler. Yani biz bu olayda kendimizi aktif görürken onlar bu ifadede kendilerini edilgen olarak kabul etmiştir. İnsanlar dünyaya gelmezler. Anne ve babaları tarafından dünyaya getirilirler. Yani insanlar kendi kendilerine var olamazlar. Başkalarına olan ihtiyaç durum insan daha dünyaya getirilmeden, bir kadın tarafından doğrulmadan önce başlar. İnsanlar seçim hakkı yapmadan dünyaya getirilir. Kimse doğup doğmayacağını, nerede, ne zaman ve hangi aile içerisinde doğrulacağını seçemez. Bu açıdan bakıldığında Sartre’ın dediği de mantıklıdır. Absürt kavramı ile ön plana çıkan Albert Camus ise yaşamın bir anlamı olmadığını, ancak yaşamın bir anlamı olmamasının yaşamaya değmediği anlamına gelmediğini savunmuştur. Varlığımızın, başımıza gelenlerin bir anlamı veya amacı var mı sorusuna evren cevap vermediği için insan bu farkındalığı kazandıktan sonra acı çeker. Ancak bu bir devinimin başlangıcını sağlar (Camus, 1955, s. 7). Sartre’a göre de hayat umutsuzluğun öbür yanında başlar (Portal, 2020). Bu açılardan bakıldığında Eren ve Zeke arasındaki fark Zeke için hayat yaşanmaya değmez iken Eren için ne olursa olsun varoluş için gerekli mücadele sürdürülmelidir.

Erwin Smith ise Zeke ile yapılan savaşta söyledikleriyle beraber kendisinin ve askerlerinin ölümüne, mücadelesine, pes etmemesine ve insanların hayatlarına anlam yüklemiş ve kendi halkı için başkaldırmıştır. Bu açıdan bakıldığında yenilecekleri kesin olan bir savaşa giren ve halkının hayatta kalması için mücadele eden Erwin Smith biraz da olsa Albert Camus’un “Absürt Kahraman” ına benzetilebilir. Absürt kahraman hayatın anlamsızlığına rağmen vazgeçmeyen (intihar etmeyen) ve her şeye rağmen hayatı tüm anlamsızlıkları ve acılarıyla kucaklayandır. Bu kişinin yaptığı şey başkaldırıdır (Beyter, 2024). İntihar etmek değil her şeye rağmen yaşamak cesurca ve kahramancadır (Portal, 2019). Absürt kahraman ile hayatına devam eden insan arasındaki fark ise birinin varoluşunda anlam olmadığını bildiği halde devam etmesi iken diğerinin henüz bunu sorgulamamış, o devinimi başlatamamış olmasıdır (Beyter, 2024). Anlamı olmayan bir hayatta anlam aramak absürttür (Portal, 2019). Ancak kendi anlamlarını oluşturmak ise Erwin Smith’in yaptığı şeydir.

Nihilizm ve Nietzsche için de hayat anlamsızdır (Dürre, 2020, s. 83.). Saldırı devini devralan Eren’in kendi değerlerinden olan özgürlüğüne olan düşkünlüğü ve Kant’ın deyimiyle “düşünmeye cesaret etmek” eylemini gerçekleştiremeyen, kendi iradesini kadere, hayata bırakan insanlara karşı öfke duyması onu bir bakıma efendi ahlakına sahip biri haline getirirken yalnızca duyu üstüne, metafiziğe ve dine bağlı kalıp kendini hep borçlu ve günahkar olarak gören insanlar yeryüzüne karşı günahlar işlemekte olan ve köle ahlakına sahip olan kişilere bir bakıma benzetilebilir. Nietzsche nihilizmi pasif ve aktif olarak ayırmıştır. Bu ayrıma göre pasif nihilizm tüm değerlerin çöküşüyle beraber yaşamın acı dolu olduğunu ve hiçbir değerinin olmadığını ifade eder (Dürre, 2020, s. 87.). Bu da Zeke’in görüşleriyle paraleldir.

Kısaca bakılacak olursa Zeke için hayat anlamsız, acılarla dolu ve yaşamaya değmezken Eren ve Erwin için anlamsızlık insanların yaşamaması için bir gerekçe değildir. Zeke varoluşu reddeder ve sorun olarak görürken Eren ve Erwin kendi değerlerine, ilkelerine sarılmış ve bu sırada halk tarafından kahraman veya kurtarıcı olarak görülmüştür. Nitekim eserin sonlarına doğru yeageristler türemiş ve başkalarının özgürlüklerini almanın yani başka toplumları katletmenin gerekli olduğuna inanmış ve Eren’in liderliğinde dünya nüfusunun yüzde 80’inin yok olmasında rol oynamış, Paradis ile diğer toplumların nüfusları, refah ve teknoloji düzeyleri birbirine neredeyse eşitlenmiştir. Bu arada bu da bize başka bir veri vermektedir. Devlerin Maria surunu işgal etmesi sonrasında orayı geri alma bahanesiyle oraya gönderilen yaklaşık 250.000 kişi Eldia nüfusunun yaklaşık 5’te 1’ini oluşturduğuna, bu ölümlerden sonra Paradis adasında 1 milyon insan kaldığına göre Paradis adasında yaşayan Eldialılarla dünyanın geri kalanı birbiri ile eşitlenmişse dünyada 2 milyon insan kaldığı ve bu insanların Eren’in dünya nüfusunun %80’ ini yok etmesinden sonra yaşayan insanlar olduğu, yani eski dünya nüfusunun %20’sini oluşturduğu söylenebilir. Dolayısıyla Attack on Titan eserinde dünya nüfusunun Eren’in soykırımından önce yaklaşık olarak 10 milyona tekabül ettiği söylenebilir.

Kaynakça
Alikılıç, İ. (2021, Aralık). Pozitivizm ve postpozitivizm. Malatya Turgut Özal Üniversitesi İnsanat: Sanat Tasarım ve Mimarlık Araştırmaları 1(1), 39-62
Beyter, T. (2024, 5 Mart). Hayat absürttür! Albert camus’nün başkaldıran felsefesini keşfetmek – casey scott, Öncül Analitik Felsefe. https://onculanalitikfelsefe.com/hayat-absurttur-albert-camusnun-baskaldiran-felsefesini-kesfetmek-casey-scott/
Camus, A. (1955). The myth of sısyphus & other essays by albert Camus (Çev. J. O Brian) https://people.brandeis.edu/~teuber/Albert_Camus_The_Myth_of_Sisyphus_Complete_Text_.pdf
Dürre, M. (2020). Nietzsche’nin Nihilizm Söylemi, Felsefe Arkivi – Archives of Philosophy, Sayı/Issue: 52, s. 83-96. DOI: 10.26650/arcp2020-005 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1207364
Portal (2019, 24 Kasım). Albert Camus ve yaşamın saçmalığı [Video]. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=fLOP-iOLDRk&t=64s
Portal (2020, 16 Şubat). Varoluşçuluk Nedir [Video]. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=PBewaaR4G3g
Portal (2021, 18 Ağustos). Acı veren anime: attack on titan felsefesi [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=jZyLBZbOJK8
Yılmaz, Y. (2013, Kasım). “Avrupa’dan içeri avrupamerkezcilik”: avrupamerkezciliğin tezahürü olarak ilerlemecilik ve on sekizinci yüzyıl habsburg monarşisi ve rus çarlığı tarihyazımı. İnsan ve Toplum Dergisi 3(6), s. 245-270. dx.doi.org/10.12658/human.society.3.6.M0075, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2446939
