Bir spor animesine başladığımızda genellikle neyle karşılaşacağımızı az çok biliriz. Bir takım vardır, karakterlerin ulaşmak istediği bir hedef vardır ve bunun için bolca antrenman yapılır. Sonunda da bütün o emeğin karşılığını görmek için büyük bir maç gelir.
Ama bazı spor animeleri bir noktadan sonra size voleybolu ya da futbolu izlemiyormuşsunuz gibi hissettirmeye başlar.
Haikyuu izlerken Hinata’nın fiziksel olarak dezavantajlı olmasına rağmen kendine bir yer açmaya çalışmasını izliyoruz. Blue Lock ise oyuncuların sadece rakipleriyle değil, kendi yetenekleri ve yetersizlik korkularıyla da mücadele etmelerini anlatıyor. Karakterlerin sahada yaşadığı problemler aslında spordan çok daha tanıdık geliyor. Çünkü gerçek hayatta da çoğumuz bir şeyde yeterince iyi olup olmadığımızı sorguluyoruz. Bazen başkalarıyla kendimizi karşılaştırıyoruz, bazen başarısız olduğumuzda ne yapacağımızı bilemiyoruz. Spor animelerinin bu kadar etkileyici olmasının nedenlerinden biri de tam olarak duyguları abartılı ama bir yandan da oldukça gerçekçi bir şekilde göstermeleri.

Takım olmak düşündüğümüzden daha karmaşık.
Haikyuu bunun en güzel örneklerinden biri. Karasuno’nun oyuncularına baktığımızda birbirinden oldukça farklı karakterler görüyoruz. Hinata’nın enerjisi ve heyecanı, Kageyama’nın mükemmeliyetçiliği, Tsukishima’nın başlangıçtaki ilgisiz tavrı… Hepsinin voleybola bakışı aynı değil. Hatta bazı karakterlerin birbirleriyle anlaşması başlangıçta hiç kolay değildi. Buna rağmen zaman içerisinde aynı takımın parçası olmayı öğrendiler. Burada hoşuma giden şey, serinin takım ruhunu sadece “hepimiz birbirimize destek olalım” şeklinde anlatmaması. Bir takımın gerçekten çalışabilmesi için insanların birbirlerinin farklılıklarına alışması ve gerektiğinde kendi rollerini değiştirmesi gerekiyor. Her oyuncunun aynı şekilde parlaması mümkün değil. Bazen birinin öne çıkması için diğerinin ona alan açması gerekiyor.
Psikolojik açıdan baktığımızda bunun aidiyet duygusuyla da bağlantısı var. İnsan kendisini bir grubun gerçekten değerli bir parçası olarak gördüğünde yaptığı şeyin sadece kendisini ilgilendirmediğini hissetmeye başlıyor. Karasuno’nun maçlarında da bunu zaman içerisinde çok net görüyoruz. Bir oyuncu hata yaptığında bunun sadece o oyuncunun problemi olmadığını hissediyoruz. Çünkü takımın geri kalanı da o hatanın içerisinde. Aynı şekilde bir oyuncunun iyi performansı da sadece onun başarısı olarak kalmıyor. İşte tam da bu yüzden Haikyuu’daki takım ruhu bana göre serinin en gerçekçi taraflarından biri. Kimse diğerinin yerine maçı kazanamıyor ama herkes diğerinin daha iyi oynayabilmesi için bir şey yapabiliyor.

Özgüven her zaman kendinden emin görünmek değil.
Spor animelerinde ana karakterlerin çoğunun başlangıçta bir eksikliği oluyor. Hinata’nın boyu bunun en bariz örneği. Kageyama ise yeteneğine rağmen insanlarla iletişim kurmakta zorlanıyor. Blue Lock karakterleri de sürekli olarak kendilerinden daha yetenekli biriyle karşılaşmak zorunda kalıyor. Yani birçok sebepten dolayı özgüvenleri hiçbir zaman tamamen sabit değil.
Bir maçta kendine güvenen karakter, bir sonraki maçta kendisinden daha iyi bir rakiple karşılaşınca bir anda ne kadar geride olduğunu fark edebiliyor. Aynı durum gerçek hayatta da sıkça karşımıza çıkıyor. Bir konuda iyi olduğumuzu düşündüğümüzde bizden çok daha ileride birini görmek bazen bütün özgüvenimizi sarsabiliyor. Ama spor animeleri burada güzel bir ayrım yapıyor. Özgüven, her koşulda “ben en iyiyim” diyebilmek değil. Kendi eksiklerini gördüğünde de devam edebilmekle daha çok ilgili.
Hinata’nın gelişimini izlerken bunun farkına varıyoruz. Başlangıçta fiziksel dezavantajını tamamen ortadan kaldırması mümkün değil. Fakat oyunun başka alanlarında kendisini geliştirmeye başlıyor. Böylece sahip olmadığı bir özelliğin üzerinde durmak yerine elindeki özellikleri nasıl kullanabileceğini öğreniyor.
Aynı yaklaşım gerçek hayatta da oldukça işe yarayabilir. Her konuda en yetenekli kişi olmak zorunda değiliz. Bazen önemli olan, elimizde olan şeyi nasıl kullanacağımızı bulmak.

Blue Lock neden bu kadar farklı hissettiriyor?
Blue Lock aynı meseleleri çok daha sert bir rekabet ortamında ele alıyor. Serinin merkezindeki “ego” fikri bununla doğrudan bağlantılı. Buradaki ego sadece kibir anlamında kullanılmıyor. Bir futbolcunun kendi yeteneğinin farkında olması ve gerektiğinde sorumluluk almaktan çekinmemesi de bunun bir parçası.
İlk bakışta Haikyuu’nun takım odaklı yaklaşımının tam karşısında duruyor gibi görünebilir ama aslında ikisi arasında ilginç bir ortaklık var. Bir oyuncunun takım için faydalı olabilmesi için önce kendi güçlü tarafını bilmesi gerekiyor.
Blue Lock bunu oldukça agresif bir şekilde sorguluyor. Bir oyuncu sürekli olarak başkalarının gerisinde kalıyorsa neyi farklı yapabileceğini bulmak zorunda. Çünkü sistem içerisinde yerini koruyabilmesi için kendisine ait bir özellik geliştirmesi gerekiyor.
Böylece futbolun kendisi kadar karakterlerin kendilerini nasıl gördükleri de hikayenin merkezine yerleşiyor.
Hepimizin hayatında kendimizi başka insanlarla karşılaştırdığımız dönemler oluyor. Bir arkadaşımız bizden daha başarılı olabiliyor veya aynı işi çok daha hızlı öğrenebiliyor. Böyle durumlarda bazen doğrudan “Ben yeterince iyi değilim” sonucuna varıyoruz. Blue Lock ise aslında bu düşünceyi tersine çeviriyor ve karakterlerine sürekli olarak “Peki seni farklı yapan ne?” sorusunu sorduruyor.
Serinin psikolojik tarafı da burada daha belirgin hale geliyor.

Rekabet bazen gelişimin bir parçası.
Spor animelerindeki rakip karakterler de bu yüzden önemli. Rakip her zaman yenilmesi gereken kötü karakter olarak karşımıza çıkmıyor. Çoğu zaman ana karakterin ne kadar gelişebileceğini fark etmesini sağlayan kişi oluyor. Hinata’nın karşılaştığı rakipler onun eksiklerini görmesine yardımcı oluyor. Kageyama da benzer şekilde karşısındaki oyuncular sayesinde kendi sınırlarını fark ediyor. Blue Lock ise zaten bütün hikayesini oyuncuların birbirlerini geçmeye çalışması üzerine kuruyor. Psikolojide insanların kendilerini başkalarıyla karşılaştırması oldukça doğal bir davranış. Önemli olan, bu karşılaştırmanın kişiyi nasıl etkilediği.
Birini kendimizden daha iyi gördüğümüzde “Ben onun seviyesine hiçbir zaman çıkamam” diye düşünebiliriz. Ama aynı durum bazen “Ben de bunun için çalışabilirim” düşüncesini yaratabilir. Spor animelerinde genellikle ikinci ihtimali görüyoruz. Bir karakter rakibine bakıp önce kendisini yetersiz hissediyor. Sonra o rakibin nasıl bu seviyeye geldiğini anlamaya çalışıyor ve kendi oyununu değiştirmeye başlıyor. Dolayısıyla rekabet, sadece kazanma isteği olmaktan çıkıp kişinin kendisini geliştirmesi için bir motivasyona dönüşüyor.
Tabii bunun her zaman sağlıklı olmadığını da unutmamak gerekiyor. Sürekli başkalarıyla kıyaslanmak, kişinin kendi gelişimini görmesini zorlaştırabilir. Özellikle sadece sonuçlara odaklanıldığında “Daha iyi olmadığım sürece yeterli değilim” düşüncesi ortaya çıkabilir.
Spor animelerinin ilginç tarafı da tam burada başlıyor. Karakterler bir yandan daha iyi olmak isterken diğer yandan bunun kendileri üzerindeki baskısıyla da uğraşıyorlar.
Sonuç olarak…
İyi bir spor animesinin etkileyici olması için sporu sevmeniz bile gerekmiyor. Çünkü voleybol veya futbol burada hikayenin kendisinden çok, karakterleri sınayan bir ortam haline geliyor. Oyuncuların sahada yaşadığı problemler üzerinden özgüvenin nasıl oluştuğunu, rekabetin insanı nasıl değiştirebildiğini ve yenilginin kişinin kendisi hakkındaki düşüncelerini nasıl etkileyebildiğini görüyoruz.
Belki de spor animelerinin yıllar sonra bile aklımızda kalmasının nedeni bu. Bir maçın sonucunu unutabiliriz ama bir karakterin kendisine inanmayı öğrendiği anı unutmak daha zor. Sonuçta sahada kazanılan şey her zaman maç olmuyor. Bazen karakterin kendisi hakkında öğrendiği bir şey, kazandığı kupadan çok daha önemli hale geliyor.
Ve sanırım spor animelerini sadece spor animeleri olmaktan çıkaran şey de tam olarak bu. 🙂
