
Polis Şehirlerinden Bugüne Cumhuriyetin EvrimiYeşim Şahin Yaman
Bir meydan düşünelim. İnsanlar toplanmış, kentlerinin geleceğini tartışıyor. Savaş mı yapılacak, barış mı? Ortak gelir nasıl harcanacak? Yasalar kimin yararını koruyacak? Kalabalığın içinden sesler yükseliyor. Ancak meydanda herkesin sözü aynı ağırlıkta değil; hatta bazı insanların oraya gelip konuşma hakkı bile yok.
Cumhuriyetin uzak geçmişine bakarken bu meydanı hem umutları hem eksikleriyle görmek gerekir. Çünkü birlikte yönetme düşüncesinin tarihi, aynı zamanda bu birlikteliğe kimlerin kabul edildiğinin tarihidir.
Antik Yunan’ın polis denilen şehir devletleri, siyasal yaşamın önemli laboratuvarlarıydı. Polis, yalnızca evlerin ve sokakların oluşturduğu bir yerleşim değildi; yasaları, kurumları ve yurttaşlık ilişkileriyle bir siyasal topluluktu. Bununla birlikte bütün polisler aynı biçimde yönetilmiyordu. Atina demokrasisinde yurttaş sayılan yetişkin erkekler karar süreçlerine doğrudan katılabilirken kadınlar, köleleştirilmiş insanlar ve kentte yaşayan yabancılar bu siyasal haklardan dışlanıyordu. Birlikte yönetme fikri güçlüydü, fakat “birlikte” sözcüğünün sınırları dardı.
Bu yüzden Atina’yı bugünkü cumhuriyetin hazır bir modeli olarak görmek yanıltıcı olur. Orada bulduğumuz, insanın ortak yaşamı üzerine söz söyleme iradesidir. Bize kalan soru ise hâlâ canlıdır: Bir kentte yaşamak, o kentin geleceğinde söz sahibi olmaya yeter mi?
Roma’da bu tartışma başka kurumlarla sürdü. Cumhuriyet sözcüğünün kökünde bulunan res publica, kamusal iş ya da ortak mesele anlamını taşır. Konsüller, Senato ve halk meclisleri çevresinde kurulan düzen, yönetimi çeşitli makamlar arasında paylaştırıyordu. Ancak Roma Cumhuriyeti de bugünkü anlamıyla eşitlikçi bir demokrasi değildi. Soy, servet ve toplumsal konum siyasal etkiyi belirliyordu. Roma büyüdükçe, merkezden uzakta yaşayan yurttaşların karar süreçlerine katılması da güçleşiyordu.
Yine de “ortak mesele” düşüncesi önemli bir kapı açtı. Yönetimin kim tarafından yürütüleceği kadar, kimin yararına yürütüldüğü de tartışmanın konusu oldu. Bugün kamu yararı dediğimiz kavramın çevresindeki mücadele, bu eski sorunun farklı koşullarda yeniden sorulmasıdır.
Cumhuriyetin yolculuğu, Antik Çağ’dan günümüze uzanan kesintisiz bir ilerleme çizgisi izlemedi. Cumhuriyetçi düşünceler farklı dönemlerde unutuldu, yeniden yorumlandı, başka toplumsal düzenlerle birleşti. İtalyan şehir cumhuriyetleri bu mirasa yeni anlamlar kattı; Aydınlanma düşünürleri ve modern devrimler ise egemenlik, temsil ve haklar tartışmasını genişletti. Yönetimin meşruiyetini halkta arayan düşünce güç kazanırken halkın kimlerden oluştuğu üzerindeki mücadele devam etti.
Özgürlükten söz eden toplumların köleliği sürdürebilmesi, eşitlik ilan eden düzenlerin kadınları siyasetin dışında bırakabilmesi, tarihin en öğretici çelişkilerindendir. Büyük ilkelerin ilan edilmesiyle gündelik hayata yerleşmesi arasında bazen kuşaklar vardır. Haklar, kendiliğinden genişlemez; dışarıda bırakılanların ısrarıyla, örgütlenmesiyle ve itirazıyla genişler.
Türkiye’de 29 Ekim 1923, bu uzun tarih içinde kendine özgü koşulları olan bir dönüm noktasıdır. Millî Mücadele’nin ve Meclis’in açtığı yolda cumhuriyetin ilanı, egemenliğin kaynağını millette bulan siyasal düzenin adını koydu. Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğündeki bu kuruluş, savaşın ardından ülkenin geleceğini yeniden kurma iradesini taşıyordu.
Cumhuriyetin toplumsal anlamı, kuruluş anını izleyen dönüşümlerle gelişti. Kadınların 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazanması, yurttaşlığın kapsamı bakımından belirleyici adımlardan biriydi. Antik meydanlarda siyasal kararların dışında tutulan kadınların mecliste yer alabilmesi, ortak yaşamın kimler tarafından kurulacağı sorusuna verilen cevabı değiştirdi.
Bugün cumhuriyeti değerlendirirken yönetimin adıyla yetinemeyiz. Seçimler, hukuk güvencesi, ifade özgürlüğü, hesap verebilir kurumlar ve eşit yurttaşlık birlikte düşünülmelidir. Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki ilişkinin niteliğini, bu ilkelerin gündelik hayatta ne ölçüde karşılık bulduğu gösterir. İnsanların yöneticileri seçebilmesi kadar onları eleştirebilmesi, kararlarına itiraz edebilmesi ve haklarını korkmadan arayabilmesi de önem taşır.
Çağdaş cumhuriyetçi düşüncenin bir damarı, özgürlüğü başkasının keyfî gücüne bağımlı olmamak üzerinden açıklar. Bu bakışla özgürlük, yönetenin iyi niyetine güvenmenin ötesinde kurumsal güvence ister. Yurttaşın hakkı, bir makam sahibinin hoşgörüsüne bağlı kaldığında yarın ne olacağını bilemez. Hukuk ve denetim, tam da bu belirsizliği azaltabildiği ölçüde özgürleştiricidir.
Günümüzde eski meydanın yanına dijital meydanlar eklendi. Telefon ekranlarından konuşuyor, tartışıyor, taleplerimizi duyuruyoruz. Bu yeni ortam üzerine düşünürken sesin yüksekliğiyle sözün değerini birbirine karıştırmamak gerekir. Bir görüşün çok paylaşılması onu doğru kılmaz; azınlıkta kalması da değersizleştirmez. Ortak karar verebilmek, birbirini duymanın yanı sıra bilgiye özen göstermeyi ve düşüncesini değiştirebilmeyi gerektirir.
Cumhuriyetin geleceği biraz da gündelik alışkanlıklarımızda biçimlenir. Kendimiz için istediğimiz adaleti başkası için de isteyebiliyor muyuz? Kamu kaynaklarını sahipsiz mal gibi mi görüyoruz? Bizimle aynı düşünmeyen birinin hakkını savunabiliyor muyuz? Yurttaşlık, bu soruların hayatın içindeki cevaplarıyla derinleşir.
Polis şehirlerinden bugüne taşınan en kalıcı soru belki de şudur: Ortak hayatımızda kimin sözü duyuluyor?
Cumhuriyetin evrimi, bu soruya verilen cevabın genişlemesinde aranabilir. Bir zamanlar meydanın dışında bekleyenlerin içeri girebilmesinde; içeride olduğu hâlde duyulmayanların konuşabilmesinde; konuştuğu için korkanların güven duyabilmesinde…
Bugün bir meydana baktığımızda, orada toplanan kalabalık kadar kenarda bekleyenleri de görebiliyorsak, cumhuriyet üzerine düşünmeye devam ediyoruz demektir.