
KARIN BEYAZI, VİCDANIN KARASI
Kartalkaya’da Yarım Kalan Hayatlar ve Unutulmaması Gereken Bir İnsanlık Sınavı
Yeşim Şahin Yaman
Bazı acılar vardır, üzerinden yıllar geçse de takvim yapraklarının arasına sığmaz. Bazı geceler vardır, sabah olur ama karanlığı hiç bitmez. Ve bazı dağlar vardır, yüzyıllardır sessizce yükselirken bir gün insanlığın en ağır utançlarından birine tanıklık eder.
Bolu’nun Kartalkaya Dağları, 21 Ocak 2025 gecesi işte böyle bir acının sessiz tanığı oldu.
Oysa her şey ne kadar masum başlamıştı.
Yarıyıl tatilinin sevinciyle yola çıkan aileler, karla örtülmüş çam ağaçlarının arasında birkaç güzel gün geçirmek istemişti. Çocuklar belki ilk kez kayak yapacak, belki kardan adam yapacak, belki de anne babalarının ellerini tutarak bembeyaz yamaçlarda yürüyeceklerdi.
Bir annenin bavula özenle yerleştirdiği atkı, bir babanın çocuğuna aldığı eldiven, yol boyunca söylenen şarkılar, çekilen fotoğraflar…
Hepsi sıradan bir mutluluğun küçük parçalarıydı.
Kim bilebilirdi ki o bavullardan bazıları bir daha sahipleri tarafından açılmayacak, o fotoğraflar bir gün aile albümlerinin en acı hatıralarına dönüşecekti?
21 Ocak gecesi, Grand Kartal Otel’in mutfak bölümünde başlayan yangın kısa sürede büyüdü. İnsanlar uykularından dumanla, korkuyla, çığlıklarla uyandı. Koridorlar karanlık ve dumanla dolarken güvenli bir çıkış arayan insanlar, yaşamla ölüm arasında korkunç bir mücadele verdi.
O gecenin sonunda 34’ü çocuk, 78 insan hayatını kaybetmişti. Çok sayıda insan yaralanmış, sayısız ailenin yaşamı geri dönülmez biçimde değişmişti.
Yetmiş sekiz…
Söylenmesi birkaç saniye süren, fakat içinde yetmiş sekiz ayrı hayat, binlerce hatıra, yarım kalmış hayaller ve anlatılamayacak kadar büyük bir keder taşıyan sayı.
Bir insanın ölümü yalnızca bir kişinin eksilmesi değildir. Onunla birlikte bir annenin bekleyişi, bir babanın gururu, bir çocuğun geleceği, bir kardeşin çocukluğu, bir eşin yarınları da değişir.
Özellikle çocukların ölümü karşısında insanın dili tutulur.
Çünkü çocuklar dünyaya güvenerek gelirler. Büyüklerin kendilerini koruyacağına, tehlikeleri önceden göreceğine, gerektiğinde ellerinden tutacağına inanırlar.
O güvenin karşılıksız kalması, yalnızca ailelerin değil, bütün toplumun vicdanında açılmış bir yaradır.
Facianın ardından başlayan soruşturma ve yargılama süreci, yangının yalnızca alevlerden ibaret olmadığını gösterdi. Yangın güvenliği sistemlerindeki eksiklikler, tahliye koşullarındaki sorunlar, personelin hazırlıksızlığı ve ilk kritik dakikalarda yaşananlar mahkeme kararlarına yansıdı.
31 Ekim 2025’te açıklanan kararda, sorumlulukları belirlenen sanıklara ağır hapis cezaları verildi. Mayıs 2026’da istinaf mahkemesi de yerel mahkemenin hükümlerini hukuka uygun buldu.
Ancak hiçbir mahkeme kararı bir çocuğun sesini annesine geri veremez. Hiçbir ceza bir babanın son kez sarılamadığı evladının yerini dolduramaz.
Hukuk, kaybedilen hayatları geri getiremez; fakat gerçeğin ortaya çıkarılması, sorumluluğun belirlenmesi ve benzer felaketlerin önlenmesi için vazgeçilmezdir.
İşte bu nedenle adalet talebi yalnızca geçmişe yönelik değildir. Aynı zamanda gelecekte yaşayacak çocukların, ailelerin ve henüz adını bile bilmediğimiz insanların yaşam hakkını savunmaktır.
Burada acılı ailelere birkaç söz söylemek istiyorum.
Sevgili anneler, babalar, kardeşler, eşler…
Acınızı anladığımızı söylemek kolay olurdu. Oysa insan yaşamadığı bir kaybın bütün ağırlığını bildiğini iddia etmemeli.
Sizin için zamanın nasıl ilerlediğini, evlerinizdeki sessizliğin nasıl büyüdüğünü, sofralarda boş kalan sandalyelerin ne hissettirdiğini tam olarak bilemeyiz.
Ama şunu söyleyebiliriz: Kaybettikleriniz yalnızca sizin hatıralarınızda değil, bu ülkenin ortak vicdanında da yaşamayı hak ediyor.
Onların isimlerinin unutulmaması, hikâyelerinin sayılara indirgenmemesi ve ölüm nedenlerinin bütün açıklığıyla ortaya konulması hepimizin sorumluluğudur.
Sizden acınızı unutmanızı istemek kimsenin hakkı değildir.
Bir gün yeniden gülebilirseniz bu onları unuttuğunuz anlamına gelmez. Bir sabah güneşin güzelliğini fark ederseniz sevginiz eksilmiş olmaz. Yaşamaya devam etmek, kaybettiklerimize duyduğumuz bağlılığın inkârı değildir.
Bazen sevginin en derin biçimi, onların hatırasını yaşatarak hayata yeniden tutunabilmektir.
Ve bir başka gerçeği de unutmamalıyız.
Bu felaketin yaşandığı dağlar suçlu değildir.
Kartalkaya’nın karı, çamları, rüzgârı, sessiz vadileri hiçbir insanın ölümünü istemedi. Doğa, insanın dinlenmesi ve huzur bulması için eşsiz güzellikler sunarken bizler o güzelliklerin ortasında güvenli yaşam alanları kurmakla yükümlüyüz.
Dağları sevmek, yalnızca onların manzarasına hayran olmak değildir.
Dağları sevmek; ormanlarını korumak, su kaynaklarına sahip çıkmak, yapılaşmayı bilimsel ve ekolojik ölçütlerle sınırlandırmak, turizmi doğaya karşı değil doğayla uyum içinde geliştirmektir.
Bir dağın eteklerine otel yapmak, o dağın bütün değerlerini sınırsızca kullanma hakkı vermez. Ekonomik kazanç hiçbir zaman insan yaşamından, ormanların geleceğinden ve doğal yaşamın sürekliliğinden daha değerli olamaz.
Üstelik gerçek bir turizm anlayışı, ziyaretçilerine yalnızca konforlu odalar ve güzel manzaralar sunmakla yetinmez. Güvenli binalar, çalışan acil durum sistemleri, eğitimli personel, denetlenebilir işletmeler ve korunmuş bir doğal çevre de sunmalıdır.
Bir tesisin gerçek itibarı yıldız sayısıyla değil, insan hayatına gösterdiği özenle ölçülmelidir.
Kartalkaya bize yalnızca bir yangını değil, çok daha büyük bir soruyu hatırlatıyor:
Biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
Felaketlerden sonra birkaç gün üzülüp ardından her şeyi unutan bir toplum mu? Yoksa yaşananlardan ders çıkaran, sorumluluk isteyen, denetimi önemseyen, çocukların güvenliğini hiçbir ekonomik çıkarın gerisine koymayan bir toplum mu?
Çünkü ihmallerin normalleştiği yerde felaketler yalnızca yer ve tarih değiştirir.
Oysa önlem almak mümkündür.
Yangın güvenliği denetimlerini eksiksiz yapmak, eksiklikleri gidermeden işletmelere izin vermemek, acil çıkışları işler durumda tutmak, personeli eğitmek ve sorumlulukları açıkça belirlemek, bir lütuf değil temel yükümlülüktür.
İnsan hayatının korunması tesadüflere bırakılamaz.
Bugün Kartalkaya’nın yamaçlarına yeniden kar yağdığında, o beyazlığın altında unutulmaması gereken bir acı bulunuyor.
Belki rüzgâr yine çamların dallarında dolaşıyor. Belki başka çocuklar başka dağlarda kızaklarını çekerek gülüyor. Belki bir anne çocuğunun atkısını düzeltiyor, bir baba ailesinin fotoğrafını çekiyor.
Hayat devam ediyor.
Ve devam etmelidir.
Fakat hayatın devam etmesi, geçmişin üzerinin örtülmesi anlamına gelmemelidir.
Kartalkaya’da kaybettiğimiz 78 insanı anmak, yalnızca yas tutmak değildir. Onların ardından daha güvenli oteller, daha sorumlu yöneticiler, daha etkili denetimler ve doğaya daha saygılı bir yaşam düzeni istemektir.
Acılı ailelerin adalet arayışını önemsemek de budur. Dağların korunmasını savunmak da budur.
İnsanla doğayı birbirinden ayrı düşünmeden, her ikisinin de geleceğini korumak zorundayız.
Çünkü bir ülkenin gerçek gelişmişliği, kaç büyük otel inşa ettiğiyle değil, o otellerde uyuyan insanların ne kadar güvende olduğuyla anlaşılır.
Ve bir toplumun vicdanı, kaybettiği insanları ne kadar çabuk unuttuğuyla değil, onların ardından neleri değiştirebildiğiyle ölçülür.
Kartalkaya’nın beyaz karları üzerinde kalan o görünmez izler, hepimize bir sorumluluk bırakıyor.
Bir daha hiçbir anne evladının tatilden dönmesini beklerken sonsuz bir sessizliğe mahkûm olmasın.
Bir daha hiçbir çocuk güven içinde uyuduğu bir yerde yaşamını kaybetmesin.
Bir daha hiçbir dağ, insan ihmallerinin ve yetersiz önlemlerin yarattığı böylesine büyük bir acının tanığı olmasın.
Kaybettiklerimizin anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Ailelerine sabır, dayanma gücü ve adalet arayışlarında yılmaz bir kararlılık diliyorum.
Çünkü bazı yaralar kapanmaz; ama o yaralardan doğan sorumluluk, başka hayatları kurtarabilir.
Yeşim Şahin Yaman
6 Kasım 2026