“Serum içindeki her şeyi büyütür; böylece iyi olan harika olur, kötü olan ise daha da kötüleşir. Bu yüzden sen seçildin. Çünkü hayatı boyunca gücü elinde tutmuş güçlü bir adam o güce saygısını yitebilir, ama zayıf bir adam gücün değerini bilir ve… şefkati tanır.”
– Dr. Abraham Erskine

Kaptan Amerika olarak bilenen Steven Grant “Steve” Rogers , II. Dünya Savaşı sırasında Kızıl Kafatası liderliğindeki Nazi örgütü HYDRA’ya karşı savaşmış ünlü bir vatansever süper kahramandır. Hikayesinin en başından çelimsiz bir adam olan Rogers, büyük cesareti ve vatanseverliği sayesinde Süper Asker Serumu için seçilen kişi olur. Steve’in bu dönüşümü, sadece fiziksel bir güç patlaması değil, aslında karakterin içindeki o sarsılmaz ahlaki pusulanın da vücut bulmuş halidir. Pek çok süper kahraman hikayesinde güç, karakterin kusurlarını örtmek için kullanılırken; Rogers için güç, sahip olduğu değerleri korumak için bir araç haline gelmiştir.
Kaptan Amerika’nın en büyük dramı, hayatının aşkına kavuşamamak değildir; tüm erdemlerine rağmen bugünün dünyasında “modası geçmiş” bir adam olmasıdır. Ona göre hayat, keskin bir çizgiyle ayrılan siyah ve beyazdan ibarettir, oysa içine düştüğü çağ, ona yalnızca grinin tonlarını sunar. Karmaşık bürokrasilerin, örtülü operasyonların ve yarı gerçeklerin hüküm sürdüğü bu dünyada, Steve’in “doğru olanı yapma” ısrarı çoğu zaman saflık, hatta bir zayıflık olarak görülür. Aslında bu ısrarı, toplumun çoktan unuttuğu bir pusulayı, kaybolmuş bir ahlaki merkezi, hala elinde tutan tek adamın direnişidir.
İmza Atmadım Çünkü Vicdanımı Kimseye Devredemem

Sokovia felaketi sonucunda meydana gelen yıkım ve sivil kayıplar, dünya genelinde süper kahramanların kontrolsüz gücüne karşı büyük bir tepki doğurdu. 117 ülke tarafından imzalanan bu anlaşma, süper kahramanların faaliyetlerini hükümetlerin gözetimi ve denetimi altına alarak, bu bireylerin eylemlerinden sorumlu tutulmalarını sağlamayı hedefliyordu. Bu yasal dayatma, Yenilmezler’in önüne geldiğinde ise ekip içinde uzun süre onarılamayacak derin fikir ayrılıkları ve ideolojik bir kırılma baş gösterdi.
“Özgürlüğün bedeli ağırdır. Her zaman da öyle olmuştur. Ama bu benim ödemeye hazır olduğum bir bedel. Ve eğer tek kişi ben olacaksam, öyle olsun.”
– Steve Rogers
Steve Rogers ve ekibi bu anlaşmayı imzalamayı mantıklı bulmadı çünkü işin siyasi boyutunda birçok risk mevcuttu. Devletlerin ve komitelerin kahramanları kendi siyasi çıkarları doğrultusunda kullanma ihtimali, Rogers’ın geçmişten tecrübe ettiğine benzer bir şeydi. Kendi iradesini bir komiteye teslim etmek, onun için sadece bir kısıtlama değil aynı zamanda masumları korumak adına atılacak bir adımın siyasi engellere takılması riskini taşımaktaydı. Rogers’a göre, Birleşmiş Milletler bütün ipleri ellerine alırlarsa ihtiyaç duyulan anlarda doğru olanı yapma özgürlüklerini kaybedeceklerdi. Karşı tarafta ise Tony Stark, tam tersi bir yaklaşımla anlaşmayı bir zorunluluk olarak görüyordu. Stark için mesele, kahramanların kendilerini yasaların üzerinde konumlandırmasının yarattığı riskleri kabul etmek ve bu gücü sınırlamaktı. Geçmişteki hatalarının, Ultron’u yaratmasının ve devamında gelen facianın vicdani yükünü taşıyor ve en iyi sonucun anlaşmayı imzalamak olduğunu düşünüyordu.
Önemli Olan Kimin Haklı Olduğu Değil

Bir kazanan ve bir kaybeden aramak, meselenin özünü kaçırmamıza neden olabilir. Asıl sorun, anlaşmanın imzalanıp imzalanmaması değildir. Asıl sorun, ekip arkadaşları arasındaki bitmek bilmeyen güven krizidir. Steve Rogers’ın, Tony Stark’ın ebeveynlerinin ölümünün ardındaki gerçek faili bildiği halde bunu ondan gizlemesi, onun tüm haklılığını bir anda gölgeliyor gibi gözükür. Bilinen her doğrunun ve her gerçeğin söylenmesi, seni her zaman daha iyi bir konuma taşımaz. Steve Rogers’ın bu kararı, tartışmalı da olsa, belki de tam olarak bu yüzden anlaşılabilir.
